• Bağlantılarım

'mecazi aşktan ilahi aşk'a ' adlı siteye cevabımdır

5/11/2008 · Kategori: SIYASI YAZILAR

        Bir arkadaşım vasıtasıyla tanıştığım "mecazi aşktan ilahi aşka"adlı siteyi şöyle bir gözücuyla dolaştım.Kendilerini ehli sünnet vel-cemaat bağlısı olduklarını her daim dile getiren bu arkadaşlar kendilerinin dışında kalan tüm grup ve hizipleri tekfir ederek  kendilerini fırka-i naciye taifesinde görmekteler.Kendisini aydın ve münevver olarak bildiğimiz yazar Mustafa islamoğlu'nu sapık olarak ilan etmişler,buna ilaveten  Efgani,Hamidullah,Abduh,h.karaman,s.ataeş v.b nice kişileri bir çırpıda esfeli sefiliyne göndermekte hiç tereddüt bile etmemişler.Bende acizhane bu yazılanlara seyirci kalmamak için yaptıklarının yanlış olduğunu gelin bu yanlıştan dönün,müslümanlar arasına nifak ve fitne sokmayın diye uyarma amacıyla üye oldum.Üye olmam ile siteden kovulmam için yirmi dört saat yetti arttı bile.Belkide iki elin parmağını aşmıyacak mesajlarıma tahammül edemiyerek beni kapı dışarı ettiler.Aslında konu bu yönüyle tartışılmaya bile gerek yok.Ama gel görki bu site sıradan bir site değil beslendiği ideologlarında sakatlık var.Medya camiasındada cübbeli hoca lakabıyla bilinen bu hocaefendi her önüne geleni elinde bir mühür cehenneme göndermekle meşgul.Allah bunları ıslah etsin ve müridlerinede sağ duyu sahibi olmaları için akıl ve izan nasip etsin.
       islam ümmeti içerisinde yeniliğe kapalı olan bu zihniyetle dünya müslümanlarının nereye vardığını hepimiz görüyor ve üzülüyoruz.Mezhep taasubunun alıp başını gittiği,kanaat önderi olarak kabul ettiği kişilerin arkasında neler  bıraktıklarını acaba görmüyorlar mı?Haklarında en ufak bir eleştiriye bile tahammül edemiyen,liderlerini körü körüne savunmaktan bir adım ileri gidemiyen bu güruha anlatılacak bir şey olmadığını bir kez daha yakından gördüm ve müşahade ettim.Bunların liderleriyle konuşmak için buluşma yeri ayarlayan süleymaniye vakfının mütevelli heyeti başkanının konuşmalarına cevap veremeyen ve kendisine dayatılan hazır kalıplaşmış ilim diye bildikleri herze kırıntılarını din zanneden bu tipleri o zaman yeterince tanımamıştım.Gecenlerde internete düşen vaazıyla/zırvalarıyla kendisini biraz olsun tanıma fırsatımız oldu.Her önüne geleni ehli sünnet dışılığıyla suçlayan bu zavallıyı takipçileri sanki bir hikmet yumurtluyor gibi hafızalarına nakşetmekte geç kalmadılar ve açtıkları sitesinde hocalarının ne kadar doğru yolda(!) olduklarını anlatmaya koyuldular.Peygamberimizin veda hutbesinde irad ettiği hutbede biz müslümanlara" size iki şey bırakıyorum kimde bunlara sarılırsa kurtuluşa ermiştir;onlar kur-an ve benim sünnetimdir "ilkesini unutmuşlar ayrıca kendilerine aklını kullanmıyan bir sürü önderler kabul etmişler.Kendilerine hadi getirin delilinizi musatafa islamoğlu nerede hata yapmış ve nerede  yanlış fetva vermiş gelin bunu açıklayın kur-an ve sünnet çerçevesinde değerlendirmeye tabi tutalım dediğimde aynı tekerlemeleri söylediler;"Hocalarımız öyle  söylüyor sen daha mı iyi biliyorsun oldu."
       Bu arkadaşlara Kur-an-ı kerimden ayetler göstererek yaptıklarının yanlış olduğunu kendisini müslüman olarak kabul eden bir kişiyi tekfir etmenin yanlış olduğunu  ve büyük vebal taşıdığını söylemelerim ve uyarılarım kendilerine fayda sağlamadı.Rabbim kendilerine akıl fikir ve hidayet bahşetsin demekten kendimi alamıyorum.Ümmeti içinde bulunduğu durumdan haberdar edelimki müslümanlar artık kendilerini mezhep kavgalarından arındırıp ortak müştereklerde nasıl birleşebilirizin hesabını yapması gereklidir bunun zamanı geldi ve geçiyor.Cenab-ı hak bizlere müslüman adını verdiği halde kendilerine başka isim takarak yandakileriyle övünegelmeleri ne kadar acı.Kendilerine rabbimizin bizi neyle isimlendirdiğini gösteren şu kutlu ikazıyla uyarıyorum.
           "Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: «Gerçekten ben müslümanlardanım» diyenden daha güzel sözlü kimdir?"  fussılet/33
--------------------
muhammed ünal

Çağdaş ‘harici’ bir söylem: ‘Allah ile aldatma

2/8/2008 · Kategori: SIYASI YAZILAR

Çağdaş ‘harici’ bir söylem: ‘Allah ile aldatmak’
Yaşar Nuri, 1950’lerden beri Türkiye’nin demokratikleşmesine paralel olarak İslam’ın köylerden (göçle) çıkarak şehirlerde kültürel ve politik hayatta görünür olmasını alabildiğine fanatik ve basmakalıp bir ifade ile (Allah ile aldatma) yaftalamaktadır. Kitapta aklı başında herkesin karşı çıkacağı dini-ahlaki bir suç/günah olan ‘din istismarı’nın çerçevesini efradını cami, ağyarını mani şekilde çizmeyerek sap ile samanı kasıtlı olarak karıştırmıştır.

İLHAMİ GÜLER

KENDİ yaptığından insanları men etmeye kalkışma; Hele daha büyüğünü yapıyorsan, yazıklar olsun sana. (‘La tenhe ‘an hulukin ve te’tiye mislehu, Arun aleyk, iza fealte azimun’. / el-Maarri)

Bütün tarih boyu samimi dindarların yanı sıra din adamları / din bilginleri ve o dine inananlar içinden bir grup da dinin sembolik kapitallerini, simgelerini, değerlerini kişisel çıkarları için kullanmışlardır. ‘Din istismarı’ denen olgu, dinler tarihi kadar eski ve yaygın bir gerçektir. Bu tip, hem kurnaz hem de bağnazdır. Daha önceleri Yahudilikte oluşan bu tipin bağnazlığını Hz. İsa şöyle ortaya koymuştu: ‘İki yüzlüler! Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri ve kıtaları dolaşırsınız; fakat dininize döneni de (mümini) kendinizden iki kat daha cehennemlik yaparsınız’ (Matta 23 /15).

Fransız tiyatro yazarı Moliere Tartuffe adlı oyununda samimi dindar ve din istismarcısını şöyle tasvir eder: ‘Kimisi yalandan kahramansa kimisi de yalandan dindardır. Nasıl gerçek kahramanlar yaptıklarını orada burada anlatıp duranlar değilse, peşlerinden gitmemiz gereken hakiki dindarlar da her şeye yüzünü ekşiten yobazlar değildir ve yani, artık gerçek iman ile iki yüzlülük arasında fark gözetmeyecek miyiz? İkisi için de aynı dili kullanacaksınız. Yüze de maskeye de aynı değeri vereceksiniz. Samimiyetle yapmacığı bir tutacaksınız, görüntüyle gerçeği birbirine karıştırıp gölgelere gerçek adam gibi değer vereceksiniz. Sahte parayla gerçeğini ayırt etmeyeceksiniz, artık öyle mi? (...) Dünyada inançlı olmaktan daha büyük bir erdem, dindarlık gayretinden daha güzel, daha soylu bir şey düşünemiyorum. Bu yüzdendir ki yalancı inançlarıyla göz boyayanlardan, dine saygısızlıkları ve iki yüzlülükleriyle insanların en kutsal şeylerini istismar eden inanç taklitçilerinden daha aşağılık bir şey de düşünemiyorum. Ah o menfaat düşkünü, ikiyüzlü inanç tacirleri yok mu, onlar, mevki ve itibar satın alırlar sahte inançlarıyla. Bu adamlar öte dünya için çabalar gözüküp asıl bu dünyada ceplerini doldururlar. Müthiş bir ağır başlılık ve yapmacılıkla insanlara dünya nimetlerinden uzak durmayı öğütler, kendileri ise saraylarda yaşarlar. Kendi kusurlarını da çok güzel kitabına uydururlar. Fırsatçıdırlar, kinci, imansız, yapmacıktırlar. Birinin ayağını kaydırmak için kendi kinlerini din perdesi ardına gizlerler utanıp sıkılmadan. Bir hışımla en değer verdiğimiz şeyleri bize karşı silah olarak kullanırlar ki en tehlikeli yanları da budur. Herkes onların erdeminden kuşku duymadığından, hak yolunda adeta kutsal bir kılıçla kesmiş olurlar bizi. Bu tür sahtekárlara çok sık rastlanır.’

‘Din tacirinin dini’

İslam filozofu El-Kindi ise Felsefi Risaleler’inde bu tipi şöyle tasvir etmişti: ‘Saldırgan ve zalim bir düşmanlık psikolojisinde olan bunlar, haksız yere işgal ettikleri kürsüleri (makamları, itibarları) korumak için elde edemedikleri ve çok uzağında bulundukları insani faziletlere sahip olanları aşağılarlar. Amaçları (politik veya bürokratik) riyaset ve din tacirliğidir. Oysa kendileri dinden yoksundur. Çünkü bir şeyin ticaretini yapan onu satar, sattığı ise artık kendisinin değildir. Kim din tacirliği yaparsa onun dini yoktur.’

‘Allah ile aldatma’ söylemini gerçek ‘anlamda’ anlayabilmek için, Nietzscheci anlamda ‘Bilgi-güç istenci’ arasındaki ilişkiye dikkat etmek gerekir: ‘Bir şeyin anlamı, o şeyi kendine mal eden, sömüren, onu sahiplenen ve anlamı onun içinde açıklanan güce (iradeye) referansta bulunmaksızın bilinemez. Zira, herhangi bir fenomen (Allah ile aldatma söylemi gibi), ideal olanın görüntüsü veya hayaleti değil; anlamını, var olan bir gücün içinde bulan bir semptom anlamında bir işarettir.’ (Küçükalp, Kasım, Heidegger ve Derrida ) Veya Foucaultcu anlamda ‘Nesne (örneğin Allah ile aldatma söylemi) her zaman bir nesneleştirme sürecinin peşi sıra beliren bir kurgu olarak kalır; bu yüzden de nesneye uygunluk, bu nesnenin kurulduğu tarihsel kipliklere (güç ilişkileri) uygunluktan ibarettir. Burada hakikat, elbette dar anlamıyla var değildir; ama onun yerine ‘Hakikat oyunları’ vardır.’ (Revel, Judith. M. Foucault ) Özetle bir söylem, onu kuranın güç ilişkilerinden bağımsız olarak ele alınamaz.

Kurnazlık ve bağnazlık

İslam tarihinde din istismarının iki tipi: Kurnazlık (Muaviyeizm/ Makyavelizm) ve Bağnazlık (Haricilik): Bilindiği gibi Muaviye iktidarı ele geçirmek için Hz. Ali ile giriştiği Sıffın Savaşında karşı tarafı çözmek için askerlerinin süngüleri ucuna Kur’an yaprakları taktırarak ‘Aramızda Kur’an hakem olsun’ hilesini uydurdu ve başarılı oldu. Hariciler ise‘La hükme illa lillah: Allah’dan başka hüküm veren/koyan yoktur’ diyerek Hz. Ali’yi tekfir ettiler ve korkunç bir şiddete başvurdular. Bu iki kronik ve kadim tip, bütün dinlerin ve İslamiyet’in de ezeli sorunu olmuştur. Siyasette ve ticarette bu iki tip, saf halk yığınlarını sömürmüşlerdir ve sömürmektedirler. Bu yüzden reel/günlük siyasette ve ticarette dince kutsal kabul edilen simge, sembol, değer ve kavramlara (örneğin Allah, Kur’an, İslam, Din, Şeriat, Hz. Muhammed, Sünnet, Kabe, Cami, Ezan vs.) sözlü ve yazılı olarak aleni yer verilmemelidir. Bunların yeri sivil toplum olmalı. Yani din, toplumun kültürel hayatında (bilim, düşünce, eğitim, medya, cemaat vs.) yer almalı. Bu önerinin sebebi açıktır. Birincisi, dinsel söylemi kullanan kişinin samimiyetinden veya kurnazlığından kolayca emin olamayız. Çoğu zaman mağdur olduktan sonra bunu öğreniriz (Muaviye ve İslami holding olaylarında olduğu gibi). İstismarcıyı yüzünden tanıyabilmek için biraz feraset sahibi olmak gerekiyor. İkincisi, bağnaz ve fanatik hep dogmatik olduğu için samimiyetle veya Allah rızası için kolayca şiddete, baskıya ve zor’a başvurabilir. (Hariciler, Kilise ve Türkiye’deki Hizbullah olayı gibi) Söylem düzeyinde de kendisi gibi düşünmeyenler kolayca ‘tekfir’ edilir, aşağılanır ve bağnaz kolayca kendini Allah’ın iradesi, hakikat, İslam ve Kur’an’ın yerine koyar.

Dince kutsal olan simge, değer ve kavramların yeri sivil toplum olmalı derken siyaset ve ticaretin Felsefi anlamda seküler olan kişilerin iddia ettiği gibi ontolojik olarak dinden bağımsız olması gerektiğini söylemiyoruz. İslamiyet’i bilenler -oryantalistler bile- toplumsal hayatın (siyaset ve ticaretin de) adalet ve hakkaniyet ile düzenlenmesinin İslam’ın ana sorunlarından biri olduğunu bilir. Siyaset ve ticaret, adalet ve hakkaniyetin tenfizi bağlamında İslam’ın ‘salih amel’ ve ‘emr-i bil ma’ruf ve nahye ani’l munker’ ilkelerinin alanlarıdır. Binaenaleyh, buralardaki dil, dini değil; makul ve ahlaki bir dil olmalı. Zira, İslami olan ile makul ve ahlaki olan arasında bir çelişki yoktur. Çünkü İslam, tabii bir dindir. Ahmet Altan’ın bir yazısında dediği gibi: ‘Din bu toplumun varoluş temellerinden biri ve belki de en önemlisi. Onun için biz bunu (reel) siyasetin dışına çıkartıp sosyolojik ve kültürel olarak aldığımız vakit tekrardan kent dindarlığı doğar.’

Yaşar Nuri vakası ve ‘Allah ile aldatma’ söylemi: Yaşar Nuri Öztürk, öncelikle bir ilahiyatçı ve Halkın Yükselişi Partisi’nin Genel Başkanı olarak da politik bir figürdür ve politik arenada dini dil ile politik dili mezcetmiş olarak konuşmaktadır. Daha önce katıldığı CHP’den bu yüzden ayrılmak zorunda bırakılmıştır. Çünkü CHP laik bir parti olarak bu karışık dile tahammül edememiştir. Partide iken peygamberlerin getirdiği mesajın özünün ‘Sosyal Demokrasi’ olduğunu iddia eden Yaşar Nuri daha sonra bu kesimi üstü kapalı olarak ‘inkar-istismar tulumbasının inkar cephesi’ olarak niteleyip ‘Allah ile aldatanlar’ cephesine katmıştır. (Allah ile Aldatmak, s.317)

Herkes, Yaşar Nuri hariç

Yaşar Nuri, politikaya girdikten sonra din dilini kullanmaya devam etmekte, bunu bir ‘vatan evladı’ ve ‘bir Kur’an mü’mini’nin halkı aydınlatması olarak görmektedir. ‘Allah ile Aldatma’ kitabını da bu bağlamda yazdığını iddia etmektedir. Kitabında din bilimci ve politikacı kimliğiyle, ithamlarının, yaftalarının delaletlerini mahsusen öylesine geniş, daha doğrusu ‘sığ’ bırakmaktadır ki, neredeyse kendinden başka ‘Allah’ diyen herkes ‘Allah ile aldatan’ konumunda düşmektedir. Türkiye’de Allah ile aldatma konumundan istisna edilecek tek kişi Atatürk, tek kurum da TSK’dır. Ele alacağımız söylem analizinde politik bir figür olarak dini söyleme başvurmasının bir ‘kurnazlık’ (Muviye), yani mal, mülk, para, güç, çıkar, itibar içerip-içermediğini halkın irfanına, Yaşar Nuri’nin de vicdanına bırakıyorum. Ancak, bu söylemin açık bir bağnazlık (Haricilik) içerdiği de çok açık.

Yazar, genel olarak söyleminde Muhammed Mustafa ile Mustafa Kemal’i kalkan; TSK’yı ise arkasını yaslayacağı bir güç odağı olarak kullanmaktadır. Kitaptaki üslubunda tıpkı Haricilerdeki gibi, kendi aklı ve yorum gücü ile Kur’an- İslam ve Allah arasına bir milim bile mesafe bırakmadan yüzde yüz örtüştürmektedir. Nitekim konuşma ve yazılarında sık kullandığı: ‘Ben söylemiyorum; Kur’an söylüyor’ ifadesi ve kitaplarından birinin ismi (Kur’an’daki İslam) bunu göstermektedir. Geriye kalan her şey ve herkes ise -hadisler, alimler ve herkes- hak ettiği oranda uydurmacılıktan, sapıklıktan, kahpelikten, karadulluktan, hainlikten, müşriklikten, istismarcılıktan vs. pay almaktadır veya kendi fikirleriyle örtüştüğü oranda da ondan övgü almaktadır. Açıktan Hariciler gibi kimseyi ‘tekfir’ etmemekle birlikte, Kur’an’da kafirler için kullanılan bir çok ifadeyi Türkiye’deki Müslümanları itham etmek için kullanmakta beis görmemekte.

Bu bağlamda Haricilerin ‘La hukme illa lillah’ şeklindeki ibareyi slogan haline getirip ortalığı kasıp kavurmalarıyla, Yaşar Nuri’nin ‘Allah ile aldatma’ ifadesini sloganlaştırarak neredeyse tüm muhafazakárları ‘mürşit kılıklı müşrik’, ‘İdris kılıklı iblis’, ‘şeytan evliyası’.... haline getirmesi arasında hiçbir fark yoktur. Önce sloganlaştırılan ifadenin Kur’an’daki bağlamından başlayalım.

1-’Allah ile Aldatma’ ifadesinin Kur’ani bağlamı: İfadenin Arapça aslı şöyle: ‘Vela yağurrannekum billahi’l ğarur’ (Kur’an,31/33, 35/5, 57/14) Türkçesi, ‘Aldatıcı sizi Allah ile aldatmasın’ Taberi’ye göre ‘ğarur ( aldatıcı)’, kişiyi manevi/ ahlaki anlamda saptıran herhangi bir şeydir. Bu, şeytan, insan veya bir kavram olabilir. Zemahşeri’ye göre ise ‘ğarur’ şeytandır. Türkçeye ‘Allah ile’ diye çevrilen ‘billahi’ ifadesini ise Taberi, Bağavi ve Zemahşeri ‘kasıtlı olarak bir günah işlemesi halinde Allah’ın affedeceği şeklindeki avutucu düşünceler’ olarak anlamışlardır. (Esed, Muhammed, Kur’an Mesajı) Dolaysıyla, bu uyarının asıl muhatabı, dini inancı olduğu halde dindar olmayan insanlardır. İfadenin gerçek anlamının bu olması, dindar kılıklı insanların veya kimi din bilginlerinin/ din adamlarının Allah dahil, Ahiret, Kur’an, İslam gibi kavramları kullanarak din istismarı yapmadıkları anlamına gelmiyor. Kitaptaki iddiaların tümüne katılmıyor değiliz. Üzerinde durduğumuz konu Yaşar Nuri’nin çağdaş, harici/bağnaz, dogmatik zihniyeti.

Dogmatik zihniyet

2-Allah ile Aldatanların Türkiye’deki kapsamı: Allah ile aldatmanın uluslararası tezgahı ‘Dinlerarası diyalog, ılımlı İslam, Halifecilik, Osmanlıcılık ve Rum Ortodoksların Ekümeniklik iddiası ise (s 267-307); Türkiye’deki aktörleri, öncüleri ve uygulayıcıları kimlerdir? Yaşar Nuri’ye göre ‘Allah ile aldatmanın değişik maskeler kullanan çok çeşitli destek kuruluşları vardır... Bunların ortak özelliği din söylemini kullanmalarıdır. Örneğin, Milli Görüş, Fetullahçılar, Süleymancılar, Radikal İslamcı örgütler, Allah ile aldatmayı en ileri boyutta kullanan AKP, Diyanet, 700 civarındaki İmam-Hatip okulu, 30 civarındaki ilahiyat fakültesi, 100 bin civarındaki cami de Allah ile aldatma hareketinde şöyle veya böyle az veya çok kullanılmaktadır.’ ( s 49-50) El-insaf, dinle şu ya da bu şekilde ilgilenenlerden dışarıda Yaşar Nuri’den başka kim kaldı? Yaşar Nuri, 1950’lerden itibaren Türkiye’nin demokratikleşmesine paralel olarak İslam’ın köylerden (göçle) çıkarak şehirlerde kültürel ve politik hayatta görünür hale gelmesini alabildiğine fanatik ve basmakalıp bir ifade ile (Allah ile aldatma) yaftalamaktadır. Kitapta aklı başında her müminin karşı çıkacağı dini-ahlaki bir suç/günah olan ‘din istismarı’nın çerçevesi efradını cami ve ağyarını mani bir şekilde çizilmediği için sap ile saman, istismar ile dindarlık, dini özgürlüklerin genişletilmesi talebi ile politik rant birbirine kasıtlı olarak karıştırılmıştır.

Mescid-i dırar yaftası

3-Allah ile aldatanlar ve küfür yaftaları: Bütün bu yukarıdaki zümreler Yaşar Nuri’ye göre Kur’an’ın ifadeleriyle ‘Şeytan’ın Evliyası’ (7/27,30) ‘Şeytan’ın Orduları’ (42/95), Evliya patentli din tüccarları, Şeytanın özel ekibi (Hizbuşşeytan, 58/19), Hz. İdris kisvesine bürünmüş İblisler, Kahpe Karadul (Örümcek, 29/41) ve Mürşit lakaplı Müşriklerdir. (28-32)

Medine’de Bizans’la işbirliği yapan münafıkların yaptırdığı bir mescid vardı. Tevbe Suresinin 107-109 ayetlerinde bu münafıklar eleştirilir ve yaptıkları mescid ‘Mescid-i Dırar’ diye anılır. Yaşar Nuri’ye göre bugün Türkiye’deki bütün camiler ‘mescid-i dırar’dır’ şöyle diyor: ‘Mescitte oraya devam etmeyenlerden (Alevi ve Ateistleri kastediyor) alınan paralarla (vergilerle) hizmet verilmesi de mescidi ‘dırar mescidi’ne çevirir. Bugün Türkiye’de camileri dırar mescidine çeviren bir numaralı sebep budur. Tüm toplumun verdiği paralardan maaş alan insanlar, mescitlere gelen bazı insanlara hizmet vermekte ve bu o mescitleri bazı insanlara zarar veren mescide dönüştürmektedir. Oralarda yapılan ibadetler İslam fıkhına göre fasittir. (178) Burada insanın aklına hemen şu geliyor: Devlete her vergi veren insan devletin her maaşlı memurundan hizmet alabiliyor mu ve almak durumunda mıdır? Örneğin, Anadolu insanının yüzde kaçı devletin turizm teşvik fonlarından verilen paralardan faydalanıyor? Buna benzer yüzlerce örnek verilebilir. Alevi vatandaşlarımızdan alınan vergilerden camilerin finansa edilmesi ahlaki bağlamda tartışılabilir. Bu, ayrı bir mevzudur. Yaşar Nuri’nin sorumsuzca, harici bir mantıkla yaptığı ise Türkiye’deki bütün camileri Medine’deki münafıkların inşa ettiği ‘Mescid-i Dırar’la aynileştirmektir.

Dinin kaynakları bahsi

4-Harici Mantık: Sünnilik, dinde ‘hüküm koyma’ otoritesi (hiyerarşisi) ve kaynaklarını dört olarak koymuştur. (Edille-i Şer’iyye, Edille-i Erbraa): 1. Kitap, 2. Sünnet, 3. İcma, 4. Akıl (kıyas). Mutezile, bu kaynakları kitap ve akıl olarak temellendirir. Hariciler ise: ‘La hukme illalillah yani Allah’tan başka hüküm (teşri) kaynağı yok’ diyerek kendi fanatik, kıt ve dogmatik akıllarıyla yaptıkları yorumları ‘Allah’ın hükmü /Kur’an’ın hükmü’ olarak görüyorlardı. Yaşar Nuri’nin mantığı tam da budur.

Şöyle diyor: ‘Ancak, işlenen günah Allah’ın yetkilerini kullanmak, dinde buyruk makamı gibi davranmak, dine (Kur’an’a) hükümler eklemek, kısacası dinde tesrii yetkisini kullanmaktan kaynaklanıyorsa, bunun adı sadece günah değil, Allah’a iftiradır ki, zulüm ve şirkin en lanetli türüdür’ (s.52) Müellif, bu fikirlerine En-am Suresinde iki kez tekrarlanan (93,144) ‘Allah’a iftira etmek’ ifadesini ilgisiz olarak mesned ediniyor.

Oysa Musa Carullah’ın dediği gibi, birçok Kur’an hükmü Hz. Muhammed’in ve arkadaşlarının önceki içtihatlarına istinaden gelmiştir. ‘Muvafakat-ı Ömer: Hz. Ömer’i onaylayan ayetler’ tabiri bunu ifade eder. İslam düşünce tarihinde Haricilerden başka ‘Din yalnızca Kur’andır, ondan başka kaynak yoktur’ diyen kimse yoktur. Vahhabiler bile ‘Sünnet’i İslam’ın ikinci hüküm kaynağı sayarlar.

Sonuç olarak, CHP, daha önce Yaşar Nuri’nin din dili ile reel politikanın ihtiras dolu günlük dilini mezceden üslubunun doğurabileceği tehlikeleri görerek, yaşayarak onu partiden ayrılmak zorunda bıraktı. Bugün muhafazakárlara karşı istihdam edilen bu Harici üsluptan hoşlanan kesimler şunu iyi bilmelidirler ki, bu insafsız üslup ve dil, CHP yi affetmediği gibi kendilerini de affetmeyecektir. Çünkü Hariciler, önce komutanları olan Hz. Ali’yi öldürmüşlerdi.

ilhamiguler@hotmail.com

Star-Açık Görüş
--------------------------------------------
haber10.com'dan alıntıdır.

Başörtüsü aforizmaları

15/6/2008 · Kategori: SIYASI YAZILAR


İster “türban” deyin, ister “başörtüsü”

İster “yemeni” deyin, ister “yaşmak”…

İster “Türban ayrı başörtüsü ayrı” deyin, ister “Bu ikisi aynı şey”…

İster “Kur’an’da başörtüsü yok” deyin, ister “Başörtüsü Allah’ın emri”…

Bütün bu iddia ve savunmaların artık bir anlamı kalmadı.

Çünkü…

“Bu dünyanın direği yok, merhameti yüreği yok, klavuzun gereği yok,

yolun sonu görünüyor…”

***

Saçını, tek teli görünmemecesine sıkı sıkıya örtüp, altından kot pantolonla (hatta göbeği görünerek) dolaşan türbanlı kızları görünce şaşırmayın.

Keza “Laiklik elden gidiyor siz tutturmuş asfalt istiyorsunuz!” diyen belediye başkanlarına hayret etmeyin.

Çünkü…

Türban “türban” olmaktan…

Başörtüsü “başörtüsü” olmaktan…

Laiklik “laiklik” olmaktan çıktı artık.

Artık bunlar ne sosyal, ne siyasal, ne tarihi, ne de dini kavramlar değil.

Bunların hepsi artık birer “psikoloji” kavramı…

Pisikologları ve pisikiyastristleri ilgilendiriyor.

Bu nedenle de bunların ne olduğuna dair sağlıklı hiç bir tartışma yapılamaz; boştur, saçmadır, abestir…

Böylesi süreçlerden sonra normalleşme epey zaman alabilir. Toplumsal psikolojinin tedavi edilmesi uzasa da sonunda olup bitenler “Neydi o günler” diye hayretler içinde kalınarak ve yaptıklarına inanılamayarak anlatılır hale gelinir. Ama bu arada epeyce de kurban verilir. Bir kuşak, iki kuşak hatta üç kuşak…

Tarihe bakın hep öyle oldu, bu da öyle olacak.

***

Evlendiğimde eşim başörtüsü mağduruydu. Mezun olduğu okuldan diplomasını zar zor almıştı. Geçen yirmi yıl boyunca yazdığım yazılar ve konuşmalar nedeniyle mahkemelerde çok hesaplar verdim. 28 şubatta 30’u aşkın davada ciltler dolusu savunmalar yaptım.

Çocuklarımız böylesi bir aile ortamında büyüdü.

Şu an iki kızım üniversite kapısında ve yine aynı dert…

Onlar anne ve babalarını hep “yaşam ve haysiyet” kavgası içinde görerek büyüdüler.

Kimbilir ruhlarında ne fırtınalar esti.

Bunun için “başörtüsü” onlar için de anormal bir şey haline geldi. Kimi kadınların veya ailelerin haysiyet simgesi olduğunu düşünerek büyüdüler hep.

Aynı şeyi bütün evlilik ve aile hayatını başıaçık olabilmek için geçiren, devrimden sonra bundan başka bir şey görmeyen, çocukları onları hep böyle görerek büyüyen, örneğin bizimle aynı yıllarda evlenmiş bir İranlı aile için de düşünmekteyim. Bu konuda Türkiye ve İran’daki uygulamanın her ikisini de eleştirdiğimi yazılarımı takip edenler çok iyi bilirler…

***

Fakat yeni kuşakta başka bir şey var.

Kızımla konuştuğumda şaşırıyorum.

Artık onlar (yani ikinci kuşak, hatta üçüncü) gerekçe üretmeye ve kendilerini savunup durmaya iltifat etmiyorlar.

“Haysiyet”in ne demek olduğunu bilfiil görmüşler.

Örneğin kızım birisi niçin başını örttüğünü “buyurgan bir edayla” sorduğunda öfkeyle dikiliyor; “Sana ne?, Sana neee?”

“Türban siyasi simgedir” falan diye gına gelmiş lafları duyduğunda “Senin ki (başının açık olması) ne peki?” diye tersten cevaplar veriyor.

“Senin örtülü olman beni tehdit ediyor” ezberini duyunca “Senin açık olman beni ne ediyor? diyerek hiç de alttan almıyor.

Sanki dağdan aç kurtlar iniyormuş gibi “Türban ilkokula indi” veya sanki bir pislik veya mikrop yayılıyormuş gibi “Devlet dairelerine de girecek, hatta meclise de inecek, her yere yayılacak” diyen birisine “Sen yayılmışsın zaten babam” diye efelik cevaplar veriyor.

***

Buradaki pisikoloji şu: Sen kimsin? Sana ne? Bana nasıl üstten bakarsın?

Pisikolojik bir kavram haline geldi dediğim böyle bir şey.

Burası önemli.

Gel gör ki “buyurgan baylar ve bayanlar” bunu bir türlü anlamıyor.

Eskiden kırk dereden su getirilir; Allah’ın emridir, kimliktir, insan hakkıdır şudur budur diye savunmalar yapılırdı. Kendileri savunma ve gerekçe üretme, karşıdakiler ise sorgulama ve hesap verme makamında görülürdü.

Yeni kuşak bunu reddediyor. “Sana ne, sen kimsin?” diye isyan ediyor.

Burası önemli.

Çünkü önce “hesap soruculuk” reddedilmeli.

Zihnen “yetkisizlik ve görevsizlik” atfedilmeli.

Kendini aşağılarda görmemeli.

“Kana kan intikam!” peşinde koşulmamalı.

“Sen neysen ben de oyum. Senin olduğun her yerde (okulda, devlet dairesinde, mecliste, orduda her yerde) olurum ve olacağım!” denmeli.

“Fakat” demeli ve eklemeli; “Senin bana reva gördüğünü ben sana asla yapmayacağım, aramızdaki fark sadece bu!”

Yani sana yapılanı, eline fırsat geçtiğinde aynıyla sen ona yapmayacaksın. Yaparsan o gün, orada bittin demektir.

Çünkü kanı kan değil su temizler.

İşte bu “vicdanın” önünde kimse duramaz.

“Adalet” eninde sonunda galip gelir.

Yeter ki vicdandan ve adaletten ayrılmayın.

İkinci kuşakta, olmadı üçüncü kuşakta…

Yazın bir kenara...

----------------------------------------------------------------

HABER10.COM      Recep İ.Eliaçık

« Önceki ::