• Bağlantılarım

türkiye'de radikal laik tehdit var

15/6/2008 · Kategori: SOYLESI

15 Haziran 2008 10:51
Siyasal bilgiler üzerine Skypte ödülünü kazanmış Juan J. Linz ile ortak kitabı olan "Demokratik Geçiş ve Birleşim Sorunları" yazarı Prof. Dr. Stepan, dünya genelinde özellikle "Twin Toleration" (Çifte Tolerans) kavramı ile tanınıyor

Türkiye radikal laiklerin tehdidi altında

Siyasal bilgiler üzerine Skypte ödülünü kazanmış Juan J. Linz ile ortak kitabı olan "Demokratik Geçiş ve Birleşim Sorunları" yazarı Prof. Dr. Stepan, dünya genelinde özellikle "Twin Toleration" (Çifte Tolerans) kavramı ile tanınıyor.

Türkiye üzerine yazdığı makalesi ile dikkatleri üzerine çeken Prof. Dr. Alfred Stepan, demokrasi kavramı üzerine bir ömür harcamış birisi. Siyasal bilgiler üzerine Skypte ödülünü kazanmış Juan J. Linz ile ortak kitabı olan "Problem of Democratic Transition and Consolidation" (Demokratik Geçiş ve Birleşim Sorunları) yazarı Stepan, dünya genelinde özellikle "Twin Toleration" (Çifte Tolerans) kavramı ile ün salmış bir bilim adamı.

Görev yaptığı Columbia'da "Director of the Center of Democracy, Toleration and Religion, and Co-Director of the Institute for Religion, Culture and Public Life" kısaca ifade edecek olursak Demokrasi Merkezi, Tolerans ve Din ile Din Enstitüsü bölüm başkanlığını yürüten ünlü hoca, Zaman'ın sorularını cevapladı.

Demokrasilerde bir siyasi partinin kapatılması için ne tür gerekçeler gerekir?

Siyasi partiler demokrasinin en önemli unsurlarından biri olduğu için kapatmak ya da kapatma davası açmak son derece zordur. Demokrasilerde siyasi bir partinin kapatılması için söz konusu partinin mensuplarına şiddete başvurması için bilfiil direktif vermesi gerekir. Yani kapatılması istenilen partinin ülke içindeki farklı gruplara karşı şiddet uygulaması, onların özgürlüklerini kısıtlaması veya can güvenliğini tehdit eder hale getirecek eylemlere bilfiil iştiraki gerekir. Ya da yine kapatılmak istenilen siyasi partinin organize bir şekilde demokrasinin işlevlerini ortadan kaldıracak faaliyette bulunması kapatma için gerekçe teşkil eder. Yalnız bu saydıklarımda eylem gerekmektedir, ancak o takdirde bir siyasi parti kapatılır. Şunun altını çizmeliyim ki, sanılarla, tahminlerle parti kapatma söz konusu olamaz.

Ben de bunu sormak istiyorum. AK Parti'nin gizli İslami ajandası olduğunu savunanlar var. Partinin kapatılması için hazırlanan iddianame de daha ziyade bu varsayım üzerine...

Bu davada ilginç olan, bir başka ifadeyle açık olmayan çok önemli bir ayrıntı var, o da delilsiz olması. AK Parti'nin gizli bir ajandası olduğunu gösteren hiçbir delil hazırlanan 162 sayfalık iddianamede yer almıyor. Biraz önce söylediğim toplumu şiddete yönlendiren bir eylemi yok ise demokrasilerde parti kapatma olamaz. İnsanların kafasına hep şunu empoze ediyorlar "AKP'nin gizli ajandası var, onlar göründüklerinden farklı" diye. Eğer gizli bir ajanda varsa bunu savunanlar bu ajandayı ortaya çıkarmakla mükelleftir.

Makalenizde de belirttiğiniz üzere gizli ajandaya sahip olmakla suçlanan AKP, Türkiye'de yaşayan Hıristiyan, Yahudi toplumlarına daha fazla demokratik ve insani haklar sağladı veya tanıdı. Yine AKP, AB'ye üyelik için en fazla reform yapan parti oldu.

'Dünyada ülkeler için nedir önemli olan: Demokrasi mi, insan hakları ya da laiklik mi?' diye soracak olursanız ben demokrasi derim. Çünkü demokrasi insan haklarını da laikliği de içine alan bir kavramdır. Demokrasi dünyada var olan diğer tüm yönetim sistemlerinden daha fazla hem bireysel hem de toplumsal inanç ve düşünce hürriyeti vermekte. Demokrasinin tanıdığı dinsel ya da dinî içerikli olmayan hakların genişliği başka yönetim sistemlerinde yok. Bu nedenle ben demokrasinin "birlikte tolerans"a ihtiyacı olduğunu savunurum. Demokrasi yine kişilerin kafalarında değil günlük ibadetlerinde de inandıklarını yaşama hürriyeti sağlar. Bir ülkede çoğunluğun inandığı bir dinin azınlık gruplarına baskısını da ancak demokrasi ile tolere etmek mümkün. Laiklik tek başına bunu sağlamaya muktedir değildir. Robert Dahl, Arend Lijphart ve Juan L. Linz ilk Skypte ödülünü kazanan kimselerdir. Daha anlaşılır bir ifadeyle bu Nobel siyasal bilgiler ödülü anlamına gelmekte. Bu üç insan da yazdıkları kitaplarında laikliğin bir yönetim sistemi olduğunu savunmamıştır. Yani laikliğin demokrasiyi içerdiği, laikliğin demokrasiden daha geniş bir kavram olduğunu söylememişlerdir. Demokrasi ancak laikliği içine alır ve orada gerçek anlamda değerini bulur.

Laiklik tek başına ideal bir yönetim tarzı olamaz mı?

Dünyada birçok dikta yönetim sekülerdi. Laik olmak demokratik olmak anlamına gelmez. Dünyanın birçok demokrasisi Türkiye'deki laik sistemle aynı değildir. Dünyanın birçok modern demokrasisinde birlikte tolerans ya da çoğulcu laiklik olduğunu görürüz. Şunu ifade edebilirim ki 20'nci yüzyıl ve hâlâ günümüzde de demokrasinin en iyi uygulandığı yer İskandinav ülkeleridir. Bu ülkeler en iyi sosyal düzeni, adaleti ve eşitlik ilkesini uygulamakta. Norveç, İsveç, Danimarka, Finlandiya gibi İskandinav ülkelerin her biri kilise kurulmasına yardım etmekte. İşin doğrusu devlet olarak halkın inancında bir rol alınabilir. Yalnız demokratik değerleri yok saymadan, aynı şekilde devlet laikliğin oturmasında, yerleşmesinde rol oynayabilir. Ancak, laikliği yerleştirmek adına otoriter bir anlayışla devlet düzenleme yapmaya kalkışırsa demokrasinin varlığı tartışılır hale gelir o ülkede. Bu ince dengeye dikkat etmeliyiz. İnsanlar şunu çok iyi bilmeli ve bu oldukça önemli bir konu. Türkiye'deki dini özgürlük Avrupa'da bulunan ülkelerden daha önemli; nedeni ise laiklik sisteminin hem Müslüman hem de demokrat bir ülkede yaşayabileceğini göstermesi adına.

Devlet dinî eğitim için maddi yardım edebilir mi? Bu, demokrasi ile çatışır mı?

İskandinav ülkelerinin hepsi dinî eğitim için okullara para veriyor. Yani demokrasi ile devletin dinî eğitime yardım etmesi çatışmaz. Devletin çocukların ve gençlerin dinî eğitim almasından rahatsız olmasını anlamak mümkün değil. Din kavramı ile düşman hale getirmek devleti hem zayıflatır hem de demokratik değerlerin yerleşmesinin önüne geçilmiş olunur.

Columbia Üniversitesi'nde başı kapalı bir kız öğrencinin eğitim almasında bir kısıtlama var mı?

Elbette Columbia'da böyle bir sorun yok. Nasıl olabilir, nasıl kabul edilebilir? İsteyen öğrenci yalnızca gözlerinin açık olacağı şekilde de okula girebilir. Bu durum sadece bazı hocaları rahatsız edebilir o da, kapanmasından değil o kimse ile rahat iletişim kuramamaktan olabilir. Türkiye'de yine sorunlu bir başka yaklaşım da çocukların henüz ergenlik dönemlerinde bazı yaptırımlarla karşılaşması. Bir çocuğun aile disiplinine en çok gereksinim duyduğu dönem 13 ile 16 yaşları arasıdır. Bu dönemde alacağı disiplin onun tüm hayatını etkileyecektir. Bu dönemde çocuklarınızın disiplini için ya da onları daha iyi yetiştirebilmek için dinî eğitiminin devlet tarafından engellenmesi bireysel hakların ihlalidir. Ailenin çocuk üzerinde disiplinini de olumsuz şekilde etkiler bu. Bunun dışında Türkiye'de 20'li yaşlarda genç kızlara başını açacaksın diye bir dayatmada bulunmanın bu insanların psikolojisini çok kötü yönde etkilediği bir gerçek. Kendi hayatına yön verecek yaşa gelmiş birisine 'sen öyle değil de böyle olacaksın' demek insan haklarını yok saymak anlamına gelir. Demokrasilerde kişilerin yerine devlet karar almaz. Özellikle de özel yaşamı ya da bireyin kendisini ilgilendiren yaşam stilini devlet belirleyemez. Tam aksine devlet bireylerin özel hayatlarını korumakla mükelleftir ve şiddete, başkasının özgürlüğüne sınırlama getirmeyen her türlü bireysel farklılığa saygı gösterir ve kollar. Bu, demokrasinin en güzel yönlerinden biridir. Devlet kendi halkı içinde ayrımcılık yapmaya kalkıştığı an bu, demokrasiyle çatışması anlamına gelir. Yani demokrasi böyle bir anlayışı kabul edemez. Demokratik değerleri benimsemiş bir devlet, toplum içinde ayrıcalıklı bir nüfusun oluşmasına müsaade etmez. Demokrasi tüm halka eşit şekilde sunulur.

Avrupa Birliği sözcüleri ve yetkilileri Türkiye'de demokrasiye zarar verebilecek girişimlere karşı net tavır aldı. Ancak ABD'nin kararsız bir tutum takındığı yönünde eleştiriler var. Siz ABD'nin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Avrupa Birliği'nin demokratik dönüşüm içinde olan Türkiye'ye verdiği destek harikulade ve doğru bir tutum. Anayasa Mahkemesi'nin bir partiyi kapatma gerekçesinin bu kadar basit nedenlerle olamayacağını AB'li yetkililer açıkça dile getirdi ve Birliğin bunu asla tasvip edemeyeceğini söylediler. Dışişleri Bakanı Rice ya da Başkan Bush'un demokrasiden yana açıkça tavır almaması yanlış bir tutum ve maalesef Amerika'nın nerede durduğunu göstermesi çok önemliydi. Türkiye'de askerler hem AB hem de ABD'nin nasıl bir duruş sergileyeceğine dikkatlice bakıyordur. Hatta askerlerin AB'den çok ABD'ye kulak verdiği kanısındayım. Anayasa Mahkemesi'ndeki kapatma davası karşısında Amerika'nın sessizliği ya da renk vermeyişi iddianameyi savunanlar tarafından ABD'nin kendi taraflarında yer aldığı şeklinde yorumlanır. Özellikle de Rice'ın yaptığı açıklama beni hayal kırıklığına uğrattı. Rice da siyasal bilgiler eğitimi almış birisi olarak laikliğin demokrasiden önce gelen bir kavram olmadığını, olamayacağını çok iyi bilir. Demokrasinin olmadığı yerde laikliğin tek başına demokratik değerler için yeteceği gibi bir yaklaşım çok yanlıştır. Bunun örneğini Mısır'da Nasır döneminde tüm dünya gördü. O dönemde insanların inancına dair her türlü dergâh, her türlü ibadet yerleri kapatıldı. Yani dinî özgürlük ortadan kaldırıldı. Ve bu ülke o zaman bütün bunları laikliğin gerekleri için yaptığını söyledi. Suriye'nin eski Başkanı Hafız Esad ya da Saddam Hüseyin de kendilerini laik olarak tarif ediyorlardı.

Kimilerinin öne sürdüğü gibi AK Parti kapatılırsa Türkiye daha modern, çağdaş ülke mi olur?

Böyle bir şey nasıl ifade edilir? Böyle bir modernizm nasıl olabilir? Demokrasiden ödün vererek, halkın iradesini yok sayarak bir modern anlayış olamaz. Modern demokrasilerin bugün çabaladığı, daha fazla halkın iradesinin meclise yansıması ve orada temsil edilmesidir. Halkın iradesinin yok sayılması modern demokrasi ya da modernite için ileri atılmış değil aksine geri atılmış bir adım olur. Fransa'nın ve Türkiye'nin laiklik anlayışında halkı şiddete götürebilecek unsurlar var. Bu iki ülke dışında modern demokrasi ile yönetilen hiçbir ülkede böyle bir ayrım, böyle bir laiklik anlayışı yok. Delil olmadan laiklik gerekçesi ile ancak Türkiye'de parti kapatma davası açılabilir. Yazdığım kitaplarımda özellikle bir konu üzerinde çok fazlasıyla durdum. O da sivil toplum örgütlerinin bir araya gelerek demokrasilerin sekteye uğramasına nasıl engel olabileceği ya da bunun için neler yapabileceği. Askerî vesayetin altında yapılan bir anayasanın demokratik olduğunu ifade etmek demokrasiye karşı işlenmiş bir suçtur. Seçme iradesinin kendisini bulmadığı bir anayasanın bugün demokrasi ile izahı yoktur.

Bugün Türkiye'de askerin siyasetle olan ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Atatürk'ün altı oku var ve bunlar Türkiye'nin kuruluşunun temel prensipleri. Bu altı ok, laiklik, devletçilik, halkçılık, miliyetçilik, devrimcilik ve cumhuriyetçilik. Kemalizm'de altı oktan ilki laiklik, ikincisi ise milliyetçiliktir. Fransa'da ise ilk ok Fransız milliyetçiliği ve ikinci olarak halkçılık gelir. İkisinde de demokrasi oku yoktur.

Ancak Türkiye yine de AB'ye üyelik sürecinde bazı değişimler yaşıyor...

Türkiye, 1982 Anayasası ile AB'ye üye olamayacağını bildiğinden bazı önemli değişiklikler yaptı, bunu da göz ardı etmemek gerek. Bunların başında Milli Güvenlik Kurulu'nda sivil inisiyatifin daha ağırlık kazanmış olması çok önemli bir gelişmeydi. Yine geçenlerde kaldırılan 301. madde de son derece önem arz ediyordu. Ancak bunlar yeterli mi derseniz AB'ye üyelik için size cevabım olumlu olmayacaktır. Türkiye'nin hâlâ 1982 Anayasası ile yönetildiği gerçeği unutulmamalı.

[RÖPORTAJ] Sezai Kalaycı

prof.mete tunçay:günümüz kemalistleri daha doğmatik

12/4/2008 · Kategori: SOYLESI

Rol çalan aydın tipleri…

Bir ülkede aydının tek vasfı laiklik hassasiyeti olursa, orada nasıl bir toplumsal yapı inşa edilir?

Elbette devlet merkezli, otoriter ve ideolojik zihinler toplumsal alanı tek tipleştirerek oradaki alabildiğine zengin anlamlar dünyasını ötekileştirirler. Ötekileşen her yapı merkezden itilir ve önce tanımsız, ardından da mekansız kalır.

Bu tür toplumlarda büyük dönüşümler değil büyük bunalımlar, krizler ve darbeler yaşanır.

Maslahatçıların çoğaldığı ortamın temelinde duran esasında bir aydın sapmasıdır.

Her şeyi laikliğe indirgemeci aydının yanılgısıdır, dini her türlü terakkiye mani görme saplantısı…

Toplumsal gerçekliğin sesi olmayan aydınların başını çektiği bir sapma yaşadı Türkiye.

Gerçekte aydın toplumsal vicdanın sesidir. Onların olmadığı yerde komiteci ve jakoben tipler aydın rolüne soyunurlar, rol çalarlar.

Onlar sustuğunda ya da susturulduğunda, toplumun sürükleneceği mecrayı kestirmek güçleşir.

Salon aydını olup da, brifinglerde emir alan, yeni roller kapan kimi aktörlerin içten ihanetleri, demokrasi mücadelemize bir büyük kırılma olarak geçti 28 Şubat süreci.

Susan toplumlar tehlikelidir.

İfadesizlik, iradesizliği sürüye dahil olmayı beraberinde getirir.

Konuşmayan toplumlar güdüleriyle hareket ederler ve yığınlar halinde farklı mecralara kolayca yönlendirilirler.

Akıllı devletler, toplumdaki dinamizmi yaşatmak için aydınlarına hür ortamlar hazırlar. Çünkü hürriyetin olmadığı yerde eleştiri ve beğeninin anlamı kaybolur.

Emir komuta ilişkisi belirleyici olur.

Her emir de gizliden gizliye bir isyanı körükler.

Aydın şablonlara sığmaz, devletin dışında konumlanır, eleştirir, tartışır, cesaret verir topluma. Aydınlarına tahammül edemeyen, onları düşman belleyip tek ses haline getirmeye çalışan devletler, yönetimler, kural dışılığa, hukuk tanımazlığa hızla kayarlar. Mazi bu tür örneklerle doludur.

Sahici eleştiriler iktidarları rasyonelleştirir.

Toplumun huzuru devlet korkusundan değil, düşünce farklılığından kaçsın ki, fikirlerin çarpışmasından yeni hakikatler doğsun, toplumsal dinamizm süreklilik kazansın.

Kendine has duruşu olan Mete Tunçay; susmaması gereken az sayıda sahici aydından biri.

Abant Platformu son yıllarda gerçekleştirdiği Brüksel, Washington, Paris, Kahire toplantılarıyla dışa açıldı. Siz de uzun süredir platformun eş başkanısınız. Kaç yıldır platformun içindesiniz?

Yedi yıldır içindeyim.

Bu platformun neyi size cazip geliyor?

Abant'ın değeri, çeşitli ideolojik eğilimlerden insanların, demokrasi, barış, özgürlük, adalet, gelişme gibi temel değerlerde ortak oldukları bilinciyle, hep birlikte bir konuya bakmalarından ileri gelmektedir. Bu kadar ortaklık içinde insanların birbirlerini görmezlikten gelerek yaşamaktansa, biraya gelip paylaşma ve etkileşmeye açılmalarını sağladı Abant Platformu.

Yelpazeyi yeterince geniş buluyor musunuz?

Mümin ve münkir çeşitli insanlar bir araya geliyorlar, ama laik kesim bu işe yeteri kadar katılmıyor diye üzülüyorum. Türkiye'nin en temel sorunu, bütün insanlığın başına bir kanser gibi belalar açmış olan, şoven milliyetçiliktir. Bu “lâikçilik” diye sivriltilen tavrı da paylaşmıyorum. Bağnaz olmadan İslam inancına bağlı insanlarla birlikte olmayı erdemli bulurum. Farklı inanışlara sahip insanların bir araya gelip, memleket meseleleri üzerinde olabildiğince mutabakata varmaları ve bu değerlerin propagandasını yapmaları bir zorunluluk.

Siz hangi kesimdensiniz, kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Kendimi kültürel Müslüman olarak tanımlıyorum. Kişi laik olmaz, ya dindar olur, ya da dinsiz.

BİSMİLLAH DEYİP BAŞLARIM

İslam muhitinde büyümüş olmanın bana getirdiği birtakım şeyler var. Ben birçok şeye Bismillah diye başlarım. Kişiliğimin bir parçası olan şeylere savaş açmam manasız. Kendi hesabıma bir cenaze namazı kılınıp, kefenlenip, İslam usullerine göre gömülmekte hiçbir sakınca görmüyorum.

Mehmet Aydın ile Mete Tunçay'ın Abant Platformu'nda sergiledikleri önemli bir uyum vardı…

Yaşlarımız yakın, Mehmet Aydın çok iyi yetişmiş bir insan. Dünyayı biliyor. Ama bütün bunların üzerinde mümin bir insan. Gördük ki, birçok noktada paralel düşünüyoruz. Ama o sonradan siyasete gitti…

Mehmet Aydın'ı kaybettiğinizi mi düşünüyorsunuz?

Bana sorsaydı “siyasete gitmeyin” derdim. Ne demekse, manevi olarak duruyor Abant'ta ama madden gelemiyor. Gelmesinde herhalde kendisi açısından bir sakınca var.

Devlet entelektüellere pek yaramıyor galiba…

Entelektüeller de devlete pek yaramaz. Aydın hoca belki cumhurbaşkanı bile olabilir ama gitmeseydi, eski durduğu yerde kalsaydı sanki daha iyi olurdu. Türkiye'de aydın olmanın manası bir hayli değişti. 30 yıl önce “Müslüman aydın” tabiri bile imkansız bir şeydi. Müslüman, değişime direnen, sorgulamalara karşı çıkan insan tipi olarak görülürdü. Son yıllarda bu tablo hızla değişti. Ama bu değişime karşı bir direnç var, kendilerini topluma kabul ettirme mücadelesi veriyorlar.

Bu durum sizi rahatsız ediyor mu?

Aydın tanımının içine Müslümanların girmesini istemeyenlerin tavrından elbette rahatsızım. “Kafalarında gizli ajandaları var” türü argümanları hiçte manalı bulmuyorum. Komünizm zamanında Leningrad'da Kazan Katedrali'ni Ateizm Müzesi'ne çevirdiler. Sovyetler yıkıldıktan sonra orası yine katedrale döndürüldü. Oralarda camekânlarda, din düşmanlığı için fotoğraflar, kitaplar teşhir ediliyordu. Erken Cumhuriyet dönemlerimizde de benzer şeyler oldu. Mesela, ressamlar 1930'larda İstanbul'da doğru dürüst resim galerisi yok diye, Sultanahmet Camii'ne göz koymuşlar. Lâikçilere göre “İslamiyet tehlikeli bir şeydir; büsbütün serbest bırakılırsa, kötü yerlere varır, askerler cumhuriyet devrimlerine sahip çıksınlar” mantığı demokratik değildir. Demokrat olmak için bu tavrı bırakmak gerekir.

Türk aydını kendine sıra dışı bir misyon biçmiş durumda..

Aydının toplumda bir çeşit öncülük rolü oynaması gerektiğine inananlardanım. Aydın üstüne vazife olmayan şeylerle uğraşan kişidir. İşini yapan adam aydın değildir. Aydınların toplumda yeni fikirleri ortaya atmak, tartışmak, eleştirmek gibi işlevleri olmalı. Toplumsal kurumlar arasında bileşik kaplar kanununa inanıyorum. Türkiye'nin milli geliri, adaleti, Silahlı Kuvvetler'i, üniversitesi böyleyken, aydınları da işte böyle olur.

ATATÜRK AYDIN DEĞİLDİ

Atatürk nasıl bir aydındı?

Aydın deyince daha çok düşünce planında bir şey akla geliyor. Atatürk kendinden önce bu toplumda geliştirilen fikirleri biliyordu ve bir anlamda o fikirlerin bir ürünüydü. Meşrutiyet yıllarında tartışılan şeyleri cumhuriyet yıllarında cesaret ve cüretle yürürlüğe koydu, ama bu onu aydın yapmaz.

Otuz yıl önce yazdığınız bir makalede Kemalizm'i bir tür 'Yeni İslam' olarak tanımlıyorsunuz. Hâlâ aynı şekilde mi okuyorsunuz?

Bu düşüncem kuvvetlenerek devam ediyor. Günümüzün Kemalistleri geçmiştekilerden çok daha dogmatik, çok daha köşeli. Dinde inançlar tartışılmaz. Kemalizm de sanki dini dogmalarmış gibi bilimi tartışılmaz hale getirdi. Burada bir çelişki var. Adnan Adıvar, 1950'de benzer şeyler söylemiş: “Şimdi yeni düşünce, eskiden İslam dogmasının tuttuğu yeri tutuyor. Bundan ötürü, Türkiye'nin düşünce tarihinde, özgür ve eleştirici bir ruhun, İslamcı ve Batıcı düşünüşler arasında sahici bir etkileşim olmasını sağladığı herhangi bir düzenin varlığına işaret etmek hâlâ olanaksızdır.”

ARKAMDA BIRAKACAĞIM BİR DİKTATÖR MANZARASI

Bugünkü sol aydınların, sol siyasetin açmazı bu dogmatik düşüncede mi aranmalı?

Türkiye'de kendilerini sol olarak tanımlayanlar Kemalizm'le hiçbir şekilde dürüstçe hesaplaşmadılar. Atatürk'ün her yaptığı doğruydu yaklaşımı yanlış. Resmi tarih çok tek yönlü. Mesela 1925'te Şeyh Sait İsyanı bahane edilerek çıkarılan Takrir -i Sükûn Kanunu bir dönüm noktası. Fethi Okyar, Serbest Fırka dönemini anlatırken yazıyor: “Mustafa Kemal bana dedi ki: Gençliğim Abdülhamit baskıcılığına karşı bir isyan hareketleriyle dolu geçti, bugün bir yere geldik, gözlerimi kapatsam arkamda bırakacağım bir diktatör manzarasıdır.” Arkamda bırakacağım diktatörlüktür diyor, yani gidişattan Atatürk de rahatsızdı… Değişme süreci içinde, bir çok yerlerde modernlik adına, modernliğin ruhuna aykırı baskılar görüldü. Siyaset biliminde “Savunmacı çağdaşlaşma” diye bir kavram da icat ettiler. Toplumdaki egemen sınıfın kendi konumlarını sürdürebilmek için toplumu değiştirmeleridir yapılan. Cumhuriyetle birlikte ortaya çıkan Türk tecrübesi de böyle görülebilir.

O yapı bugün de devam ediyor mu?

Kendi hakimiyetlerinin devam etmesi çatışması sürüyor. Aydın geleneğimizde sorunlar var, güçlü bir “lejyoner” damar yaşıyor. Yani “kiralık asker, paralı asker.”

BİZDE AYDIN DEVLETTEN YANA

Aydınlar devlet memuru gibi mi?

19. Yüzyıl'da bizim aydınlar ülke içinde çalışamadıkları için Fransa, İngiltere, İsviçre'ye gidiyorlar. Aynı dönemde oralarda Rus devrimciler de var. Rus devrimcilerin amacı çarlığı yıkmak, bizimkilerin amacı devleti kurtarmak. Türkiye'de anarşist fikir gelişmedi, herkes “bu devlet nasıl ıslah edilir” diye baktı, karşılığında da devletten sürekli bir şeyler beklendi. Devleti sorgulama geleneği yok aydınımızda. Hikmet-i hükümet denince, hemen itaatkar yurttaşlar oluyoruz.

Yakın tarih bizde 'kurtarıcılığı' kuva-i milliye hareketlerini besliyor mu?

Kuva-i milliye muhataralı bir terim. Gerilla hareketini çağrıştırıyor. Bugünlerde işsiz kalan emekli askerler ordu saflarında alıştıkları sloganları sivil toplum içinde örgütlemeye kalkıyorlar ki, bunun kesinlikle devlet tarafından önlenmesi gerekir. Kızılelma Koalisyonu, Kuva-i Milliyeciler falan işin karikatürü gibi… “Ulusal çıkarlar” diye sunulan şeyler aslında ulusal çıkar değil, belirli bir düşünceye ve ideolojiye bağlı insanların çıkarıdır.

Bir yazarın fikirlerinden dolayı ülkesini terk etmek zorunda kalması nasıl bir mesaj veriyor ötekilere?

O ülkenin çok aleyhinedir. Aydınların ana dili konuştukları ülkede yaşamaları çok büyük bir mutluluktur. 1980'ten sonra üniversite tasfiyesi olacağını öğrenince -daha önce yurt dışında yaşamak zorunda kalan- Niyazi Berkes'e mektup yazdım, oralarda bir iş bulabilir miyim diye. Aramız pek iyi değildi ama insani bir mektup geldi; “başınıza böyle bir şey gelirse çok üzülürüm, ama bir yolunu bulun ülkenizde kalın. Ben ülkemden çıktığım için çok pişmanım.”

Büyük değişimlerin vakti geldi

Abant son toplantısını Mısır'da yaptı. Neden Mısır?

Mısır Arap dünyasının en önemli devleti. 19. Yüzyıl'daki Osmanlı modernleşmesine Mısır birçok bakımdan önderlik etmiştir. Önyargıların aşılması gerekiyor. Tanışmanın getireceği avantajlar var. Bir de Ortadoğu'da büyük değişimlerin vakti gelmiştir.

Neler değişecek ve bu değişimler Ortadoğu'da kimlere rağmen olacak?

Ortadoğu'daki sorun siyasaldır. Sadece iç dinamiklerle ilgili değil, bu coğrafyada bir büyük bela da İsrail gerçeği. İsrail, Mısır'la birkaç kere savaştı, İsrail'in hamisi Amerika müdahale etti ve Mısır İsrail'le uzlaşmak şartıyla her yıl iki milyar dolar yardım alıyor. Mısır ekonomik ve askeri bakımından Amerikan yörüngesinde duruyor. Türkiye'nin durumu da çok farklı değil. Batı'da Türkiye İsrail ile dost kalma potansiyeline sahip ülke olarak gözüküyor.

Büyük değişimler Amerika'nın tasarladığı şekilde mi olacak?

Amerika'nın BOP diye bir projesi vardı, ama amaçlarına ne kadar ulaşabilecekleri çok şüpheli. Muhtemelen düşünülen çare aynı, bu coğrafya, Arap Birliği'ndeki 22 ülke demokratikleşmeli. Fakat bu Amerika'nın güç kullanmasıyla olamaz.

1915 OLAYLARINDA ALMAN PARMAĞI ARANMALI

Bazı ülkelerde Ermenilere soykırım yapıldığı yönünde kararların alınması çabalarını bir tarihçi olarak anlamlı buluyor musunuz?

Bir ülke parlamentosunun tarihte şu olmuştur diye karar alması sadece demagojidir. Ermenistan'ın soykırım teriminde ısrar etmesi yanlış. Konunun objektif araştırılması için siyasi durumun düzeltilmesi lazım. Öncelikle Azerbaycan'la Ermenistan barışmalı. Onları sadece Amerika ve Rusya Federasyonu uzlaşmaya zorlayabilir. Uzlaşma sonrasında Türkiye Ermenistan'ı tanımalı, ekonomik, kültürel siyasi ilişkiler kurmalı. Ardından tarihçiler oturup 1915'i konuşabilirler. Yoksa bugün dünyadaki literatür tamamıyla Türklere karşı, Ermenilerin istedikleri gibi yazılmış.

Çetin Altan bir yazısında Ermeni tehcirinde Almanların rolü olabileceğine değinmişti…

Bunu doğru dürüst kimse analiz etmedi, ama Ermeni tehciri fikrini Osmanlı'ya kuvvetle muhtemel Almanlar vermiş olabilir. Araştırmaya değer…

yeni şafak----haber10.com dan alınmıştır.

Ergenekon soruşturması burada noktalanır

12/4/2008 · Kategori: SOYLESI

Tehdit alıyorum, koruma talep ettim

Nuriye Akman'ın bu haftaki konuğu Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Şamil Tayyar. 'Operasyon Ergenekon' isimli kitabıyla dikkatleri üzerine çeken Tayyar, ölüm tehditleri aldığı için Emniyet'ten koruma istediğini açıkladı.

Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Şamil Tayyar, 20 yıllık gazeteci. Daha önce Sabah, Milliyet,Yeni Şafak ve Tercüman gazeteleri ile TGRT ve Star TV'de çalıştı. Son dönemde Ergenekon yazılarıyla dikkat çekti. "Operasyon Ergenekon" adlı kitabı 10 baskı yaptı. Yazıları en fazla alıntılanan ve en çok röportaj veren gazeteci oldu. Fakat aldığı ölüm tehditleri ve bir düello daveti yüzünden Emniyetten koruma talep etmek zorunda kaldı. Hâlâ 'Kim bu adam, nereden çıktı?' diyenler var. Sabah Gazetesi döneminde bir süre birlikte çalıştığım ve yıllardır görüşmediğim arkadaşımla bir selamlaşayım dedim. Ergenekon soruşturması kapsamında getirilen yayın yasağı nedeniyle ona şöhret getiren konuda fazla derinleşemeyeceğimiz için bari onu merak edenleri aydınlatayım dedim...

Eski bir gazeteci olmana rağmen, Ergenekon yazılarından sonra dikkat çekmeye başladın. Mücadele ettiğin çetenin sana şöhret getirmesi ne ironik değil mi?

Bazen insanların keşfi Deniz Akkaya gibi 20'sinde, Mustafa Keser gibi 40'ında ya da Abraham Lincoln gibi 60'ında olur. Bize Keser modeli düştü! Çeteler, ta ilk gençlik yıllarımdan bu yana içimde ukde kalan bir konu. Ergenekon soruşturması o protest duyguyu ön plana çıkardı.

Protest kelimesi sol jargona ait. Oysa senin geçmişinde ülkücülük var. Ne iş?

Doğru. 12 Eylül'den önce Ülkü Ocakları rahle-i tedrisinde yetiştim. Babam da MHP'ye çok emeği geçmiş birisiydi. İhtilal olunca 15 gün hapis yattım. Lise son sınıftaydım. 1982'de üniversite için Ankara'ya geldim. Geçmişi sorgulama ve daha çok okuma fırsatı buldum. Hayatımın dönüm noktası bir olayı anlatayım. Gaziantep'in İslahiye ilçesi, doğup büyüdüğüm yer. Babam kasaptır. İslahiye'deki subay ve astsubay gazinosunun et ihtiyacını biz karşılıyorduk. 12 Eylül'den kısa bir süre sonra, bir gün alaya et götürmüştüm. Dönerken Naci binbaşı diye çok meşhur bir istihbaratçı vardı. Naci binbaşı bir gencin omuzlarına elini atmış, çok samimi bir şekilde yolda yürüyorlardı.

İşte aydınlanma anı!

O genç, bizim ağabey diye hitap ettiğimiz ve ülkücü hareket içerisinde son derece önemli isimlerden biriydi. İslahiye'de eğer on bombalama eylemi olmuşsa dokuzunu o gerçekleştirmiştir. O tırmanan eylemlerin baş aktörlerinden birisini, o istihbaratçı subayla sarmaş dolaş görmek bende bir travma yarattı. Ondan sonra bunları sorgulamaya başladım. MHP davasında ortaya çıkan bazı gerçekler de sorgulayıcı yanımı tetikledi. Açıkçası kandırıldığımızı düşündüm.

Yıllarca muhabirlik yaptın. Bu konulara girdiğini hatırlamıyorum.

Muhabir olarak bu hadiselerin üzerine gitme alanınız son derece sınırlı. Ben Star Gazetesi'nde temsilci ve köşe yazarı olarak böyle bir imkânı buldum. Ergenekon soruşturması bana bu fırsatı verdi. Toplumu uyandırma adına bu konuların üzerine gitmeye başladım. Yazdıkça daha çok bilgi, belge akmaya başladı. Bu derin mevzuları yıllarca Tuncay Özkan, Soner Yalçın gibi sol orijinli isimler götürdüler. Sağda bu olmadı.

Çünkü sağda ûlulemre itaat esastır.

Evet sağda daha çok biat kültürü vardı. Devlet olarak tanımladıkları polis, asker gibi müesseselerin üzerine sağda pek gidilmez. İlk defa siyasi yelpazenin sağında kendisini tarif eden bir adam, bu derin işlere dalmaya başladı. Belki benim ve benim gibi isimlerin ön plana çıkmaya başlamasında, bizim gazeteci refleksimizin yanında solun derin devlete eklemlenmesinin yarattığı boşluğun da payı var.

Bu tür konuları yazmanın zorluğunu takdir ediyorum; ama bilgi kaynakları bir gazeteciyi yükseltir. Sonra birdenbire çekilir bu destek. Bu çerçevede kendine nasıl bir gelecek çiziyorsun?

Çok rahatlıkla Kaş'ta bir tatil beldesine yerleşip hayatımı orada devam ettirebilirim. Yani birileri beni keşfedip, "Ya Şamil gel, elimizde çok önemli bilgiler, belgeler var. Bunları bu dönemde kullanacak, anlatacak, yazacak, bunun kavgasını verecek sen varsın. Bunu al yaz" demedi. Bana Başbakanlık'tan, İçişleri Bakanlığı'ndan alın şunu yazın şeklinde bir adet belge gelmedi. Gelmesini çok isterdim, maalesef gelmedi. Emniyet Genel Müdürü'nü hayatımda bir defa gördüm. İstihbarat Daire Başkanı'nı yolda görsem bile tanımam. Başbakan'a çok yakın olduğum da doğru değil. Recep Tayyip Erdoğan ile Star Gazetesi'ne temsilci olduktan sonra tanıştım. Şu ana kadar kendisiyle bir dakika bile baş başa bir görüşmem olmadı.

Emekli Tuğgeneral Nejat Eslen seni neden düelloya davet etti?

Kara harekâtının sona erdiği günün sabahı Flash TV'de Nejat Eslen'in, "TSK Kuzey Irak'a girdi. Hani karşımıza peşmerge çıkacaktı, Amerika çıkacaktı, ne oldu peki?" diye sorduğu sırada TSK, geri dönüş yolculuğuna başlamış ve sınırdan içeri girmişti. Şimdi stratejiden bu kadar uzak, bu işleri bilmeyen insanların televizyonda ahkâm kesmesine tepki olarak ben Nejat Eslen'in bu çıkışını eleştiren bir yazı yazdım. Bunun üzerine çok ağır, küfür ve hakaret dolu bir mail attı. Bana hangi ifadelerle hitap ettiyse ben de kendisine aynı ifadelerle cevap verdim.

Duygularına mı yenildin?

Evet, bunu yapmamam gerekirdi. Bunun üzerine bana cevap gönderdi, 'Hadi o zaman erkeksen çık. Seni düelloya davet ediyorum' diye. Ben tabii o küfür ve hakaret kısmını yazıma taşımadığım için, kendisi daha sonra yaptığı açıklamada düellodan kastının söz düellosu olduğunu anlatmaya çalıştı. Ama onun öyle olmadığı anlaşılıyor.

Şimdi davalık mısınız?

Yok dava açmadım. Türkiye'de dava süreci çok uzun devam ediyor. Ve bu sürede çok yıpranıyorsunuz. Fakat en azından kendisi kamu vicdanında mahkûm olmuştur diye düşünüyorum. Geçen hafta koruma talebinde bulundum. Ve koruma talebimin gerekçeleri arasına bu düello davetini de koydum.

Danıştay saldırısını gerçekleştiren Alparslan Arslan'ın babasının söylediklerine neden hiç değinmedin?

Alparslan Arslan'ın babası İdris Arslan, bu Danıştay davası soruşturması sırasında ifadesinde "Benim oğlum hiçbir zaman dinle filan ilgilenmedi. Hatta kız kardeşlerinin başı açıktır. Ve bir defa bile kız kardeşlerine 'başınızı örtün' demedi. Ben son dönemde Veli Küçük, Muzaffer Tekin ve Taner Ünal'la ilişkili olduğunu duydum, bunların araştırılması gerekir." dedi. İlk duruşmalarda baba, kızlarını da getirdi. Hepsinin başları açıktı. Sonra ne oldu? Son karar duruşmasında baba yine kızlarıyla geldi. Daha önce söylediklerinin tam tersi açıklamalar yaptı. Ve kızlarının başı da bu sefer kapalıydı.

Peki ne oldu da böyle oldu?

Valla ne olduğunu bilmiyorum. Ama anormal bir şey olduğu kesin. Bunları ikna eden, bu kadar farklı davranmaya sevk eden bir güç var. Eğer o kadar keskin bir dönüş yapıyorsa mutlaka bunun bir sebebi olması lazım. Eğer bu şahıs bir ölüm korkusu yaşıyorsa konuşturamazsınız. Ben bunu yazmadım. Çünkü kitabı yazdığımda Danıştay davası sonuçlanmamıştı. Orada bir ayrıntı daha var. Gözden kaçtı. Alparslan Arslan ilk tutuklandığında konuşmadı. Cumhuriyet'e atılan bombaları kimden aldığını söylemedi. Bunu Sincan F Tipi Cezaevi'ne koydular. Kırk gün sonra ne olduysa bu arkadaşa, konuşmak istediğini söyledi. Savcılıkta ifade verdi. Dedi ki; "Benim liderim Salih Kunter. 83 yaşında ve muhafazakâr kimliği ile bilinen bir adam. Ben bombaları Süleyman Esen'den aldım. Bu adam da hukuk fakültesinden sınıf arkadaşı ve avukatlık yapıyor. O da muhafazakâr kimliği ile bilinen birisi." Sonra bu iki adamı alelacele Ankara'ya getirdiler. Sorguladılar. Danıştay davasının iddianamesi tamamen bu iki adamın üzerine kuruldu. Sonra ilk duruşmada "Ben yalan söyledim. Bunların hiçbirisi doğru değil." dedi Alparslan Arslan.

Bu sefer de karşı taraf mı onu ifade değiştirmeye zorladı?

Bilemiyorum. Ben şunu söylüyorum. Ergenekon soruşturmasından bağımsız olarak Danıştay davasını alırsanız, ortaya çıkaracağınız sonuç kamu vicdanını rahatlatmaz. Alparslan Aslan, "ben yalan söyledim" dedi; ama bu adamları bırakmadılar. En son karar duruşmasında Salih Kunter beraat etti. Diğerine de on yıl hapis cezası verdiler. Ve konu şimdi Yargıtay'da. Şimdi devlet buradaki çarpıklığı ortaya çıkarmak istiyorsa mutlaka ama mutlaka Sincan F Tipi Cezaevi'nde Alparslan Arslan'ı kimlerin ziyaret ettiğini bulmalıdır.

Bu çağrıyı daha evvel de yaptın. Cevabını biliyor olman lazım.

Ben cevabını biliyorum. Ama benim bunu belgelendirecek bir durumum yok.

Ama sadece dava dosyalarından yararlanmadın ki, duyumlarını da yazdın şimdiye kadar.

Teyit etmediğim hiçbir bilgiyi yazmadım. Tahminim şu. Çok ciddi bir ziyaretçi akınının olduğunu düşünüyorum, istihbarat görevlilerinden.

Hangi istihbarat? Dört tane istihbarat var.

Kitabı okuduğunuz anlaşılıyor.

Ayıp ettin Şamil. Kaç yıllık gazeteci, dört tane istihbarat kurumunu bilmez mi? Söyle hangisi?

Bu dört adresten birisi ya da birkaçı. Kapalı bir cezaevine kimler girebiliyorsa, girebilen herkes Alparslan Arslan'ı etki altına almış olabilir.

Peki neden Ergenekon ismini verdiler bu örgütlenmeye?

Ergenekon ismini resmi kayıtlarda 99'dan itibaren görüyoruz. Öncesinde yok. Niye bunu seçtiler? Bilgi sahibi değilim. Ama bir tahminim var. 28 Şubat sürecinde bu harekâtı yürütenler, daha çok bir mezhep etrafında kümelenmişlerdi. Ve sol vurgusu daha güçlüydü. 28 Şubat sürecinden sonra, daha böyle milliyetçi, ulusalcı vurgusu güçlü kadrolar ön plana çıktı. Belki de fikri dönüşüm aynı zamanda hareketin ismini de değiştirdi. Çünkü Ergenekon milliyetçiler, ülkücüler için kutsal bir kavram.

TAYYAR'DAN YENİ BİR İDDİA

Türkler Ergenekon'da iken şamandılar. Bu örgütlenmenin Şamanist bir yanı da var mı acaba?

Bilmiyorum. Ancak bunlara baktığınızda Kafkas kökenlilerin yoğun olarak bu hareketin içinde olduğunu görüyoruz.

Kafkas kökenliler derken?

Abhaz ve Çerkez ağırlıklı bir yapılanma.

Allah Allah bunu ilk defa duydum.

Ben de ilk defa söyledim zaten.

Kafkasya öyle bereketli bir toprak ki mesela Nakşibendi tarikatı da oradan doğmuş ve Türk siyasi sisteminde çok etkin olmuş. Sen şimdi neye vurgu yapıyorsun?

Valla Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan, bunlarla doğrudan ya da dolaylı ilintili olan tüm isimlerin şeceresini döktüğünüz zaman, böyle ağırlıklı bir tablo ortaya çıkıyor. Bu bir tesadüf müdür, yoksa özellikle bir tercih midir bilmiyorum. Ama bu kesimin MİT içinde de bir dönem çok ciddi ağırlığı olduğunu herkes biliyor. Belki bu aidiyet, kendilerine bir kolaylık da sağlıyor. Bu hareketin güçlenebilmesi için nüfuz kullanabilen, her meslek grubundan insanlara ihtiyaçları var. Bu bazen bir gazeteci olur, bazen bir yargı mensubu. Bazen bir psikolog olur, bazen bir istihbarat görevlisi. Maalesef Türkiye'de etnik köken kimi zaman bu mücadelenin hemşehrilik bağını kolaylaştırabilir. Küçük ölçekli çetelerde bile, hemşehrilik duygusu çok önemli hale gelebilir. Buna ilişkin elimde çok ciddi bilgi ve belge olmadığı için üzerine gitmedim. Ama tabloda beni ürküten birtakım sinyaller var. Yani 'aynı kökenden insanların yoğun olarak bu hareketin içinde yer almasının siyasi anlamı var mı, tesadüf mü?' bunun araştırılması gerekir.

Neredeyse ikinci Çerkez Ethem isyanı diyeceksin!

Böyle bir ironi de yapılabilir yani. Tabii beş Çerkez bir araya gelip de hadi devleti kendimize göre dizayn edelim düşüncesiyle yola çıkmış değiller. Ama bu yapı içerisinde Kafkas kökenlilerin ağırlıkta olması, ister istemez zihinlerde soru işareti bırakıyor.

Ergenekon soruşturması burada noktalanır

'Operasyon Ergenekon' isimli kitabıyla dikkatleri üzerine şeken Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Şamil Tayyar, röportajın dünkü bölümünde ölüm tehditleri aldığı için koruma talep ettiğini açıklamıştı. Tayyar, Ergenekon'un Kafkas kökenlilerin ağırlıkta olduğu bir yapı olduğunu da iddia etmişti. Şamil Tayyar, bugün ise Ergenekon soruşturmasında son noktaya gelindiğini belirterek "Ötesi Türkiye'de kan gövdeyi götürebilecek, çok büyük siyasi cinayetlerin işlenebileceği bir süreci tetikleyebilir." diyor.

Ergenekon iddianamesi ne zaman ortaya çıkar? Biraz gecikmedi mi?

Ergenekon çok merkezî ve derin bir yapılanma. Her soruşturma başka bir soruşturmayı tetikliyor. O nedenle büyüdükçe büyüyor. İnanılmaz bir halka var. Bu kadar büyük bir soruşturmanın kısa sürede sonuçlanması mümkün değil. Savcılıkta binlerce sayfalık doküman var. Ben basit bir kitabı yazarken sadece Malatya davası ile ilgili otuz bir klasör okudum. Bazen bir paragraf yazı yazabilmeniz için on klasörü okumanız gerekebilir. Dolayısıyla ortaya çıkacak iddianame çok önemli. Ama ben geciktiğini düşünmüyorum. Savcıların çok büyük bir fedakârlıkla, inanılmaz bir çabayla çalıştıklarını görüyorum. Biraz sabırlı olmakta fayda var. Ortaya, bir manifesto niteliğinde çok önemli değerlendirmelerin de içinde olacağı, yakın tarihimize ışık tutacak bir iddianamenin çıkacağını düşünüyorum.

Şemdinli'de ne olduysa bunun da başına ya kazalar gelirse?

Ferhat Sarıkaya için uygulanan prosedür, özellikle Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı Zekeriya Öz için de uygulanmak istenebilir. Ferhat Sarıkaya bugün avukatlık yapamayacak durumda ve linç edildi. Ama onun açtığı bir yol var. Herkes şimdi bunu sorguluyor. Eğer o kendisini feda etmeseydi belki biz bugün bunları konuşmuyor olacaktık. Ama kral çıplak dedi. Zekeriya Öz de kral çıplak dedi. O yüzden yarın Zekeriya Öz de harcanırsa ben inanıyorum ki onun Türk demokrasisine katkısı asla unutulmayacaktır. Bazen gerektiğinde kendi kariyerinizi, ikbalinizi yok etme pahasına bu mücadele içine girmişseniz bazı şeyleri de göze almanız gerekiyor. Anadolu'da bir laf var: Harmana giren porsuk dirgenden korkmaz.

Peki diyelim ki kapatıldı AK Parti. Buna rağmen mi her şey yürür diyorsun?

Birbiriyle doğrudan ilişkilendirmemek lazım. Ancak Ergenekon soruşturmasından rahatsız olanlar bir intikam duygusu ile AK Parti'yi kapatmaya yönelik bir psikolojik hareket yürütmüş ve Yargıtay Başsavcısı da bu havadan etkilenmiş olabilir. Zaten Ergenekon soruşturmasının daha derinlere gitme şansının kalmadığını görüyoruz. Ama bu şekli bile Ergenekon ile gelinen mücadele açısından son derece önemli. Bu soruşturma yakın bir zamanda bitecek. Bir iddianame hazırlanacak. Kapatma davasından önce bu zaten sonuçlanacak.

İddianame hazırlanmadan evvel gizli olan soruşturma dosyalarından bazı bilgiler yayınladın. Nasıl olabiliyor bu?

Kitabımda soruşturmanın gizliliğine halel getirecek tek kelimeye yer vermedim. Köşemde de ona mümkün mertebe dikkat ettim. Ancak eğer rejim üzerinde çok karanlık bir oyun oynanıyorsa ve bu oyunu deşifre etmek her Türk vatandaşı gibi benim de görevimse ve bunun karşılığında bir bedel ödemem gerekiyorsa bu bedele razı olarak bunu yaparım. Susurluk iddiaları araştırılırken toplumda inanılmaz bir beklenti vardı. Tüm yasağa ve gizliliğe rağmen insanlar sokaklara düştüler ve o bilgilere sahip olma duygularını ön plana çıkardılar. Şimdi de toplumda aynı beklentinin yüksek dozda devam ettiğini görüyorum. Benim kitabımda ya da köşemde yazdığım bir bilgiden dolayı bir sanık bir yere mi kaçtı? Elindeki belgeyi, bilgiyi yok mu etti? Ben sadece kral çıplak dedim. Savcının da, hakimlerin de elinde olan bilgi ve belgeler üzerinden analiz yaptım.

Kitabında adı geçen Kültür ve Turizm Bakanlığı müfettişi Halit Bozkurt kimdir?

Ben bunu dönemin bakanı Atilla Koç'a da söyledim. Hiç ciddiye almadı. Bu adam kendisini general olarak tanıtan ya da kendisine generalim diye hitap edilmesinden keyif alan biri. Vatanseverlerle, değişik derin simalarla işbirliği yapan bir adam. Diyeceksin ki bu kadar belirgin bağa rağmen nasıl görev yapıyor? İnan onu da anlamış değilim. Kitap çıkınca Ertuğrul Günay'a kitap gönderdim. O kitabı okuduysa ve ismini de gördüyse mutlaka bir işlem yapması gerekirdi. Ama görevine devam ediyor.

Kendisini "bir numara" olarak mı takdim ediyor?

Bir numara ama asıl bir numara o değil. Her yapının bir numarası var. Bu onların jargonu. Telefon konuşmalarında "Bir numaraya gidiyorum. Az önce bir numaranın yanındaydım" gibi ifadeler var. Eğer Vatanseverler hareketini bir hücre tipi yapılanma olarak görürseniz onun içerisinde kendi adı bir numara olarak geçiyor.

Bir numaraların 1 numarasını sormayacağım, ne sen söyleyebilirsin, ne de ben yazabilirim. Ama safraları atmanın zamanı geldiğine inanılıyor olmalı.

Biraz öyle. Siyasi otoritenin Ergenekon yapılanmasının deşifre edilmesi konusunda ciddi bir kararlılığı var. Yargıda da kısmî olarak böyle bir kararlılık görüyoruz. Yaşar Büyükanıt'ın da pozitif katkı sunduğunu düşünüyorum. Ulusalcı kanattan kendisine yönelik tepki oluşturma çabalarını buna bağlıyorum. Buna ilave olarak, Ergenekon merkezî yapısı da soruşturmanın daha derinlere inmesini önlemek adına safraların atılması konusunda karar vermiş olabilir. Yani Ergenekon'un tepe kadrosu, soruşturmanın burada kesilmesi için bazı bilgileri bilinçli olarak sızdırmış olabilir. Mesela Veli Küçük gözaltına alınmak istendiğinde, sekiz yeri aramak istemiş. Hatta önemli bir şahısla da konuşmuş. Ama yine sahip çıkmadılar ona.

Demek ki sonuna kadar gidilemeyecek bu işin.

İlhan Selçuk'un tutuklanması, Ergenekon soruşturmasının nereye kadar gideceği konusunda bir test olmuştur. Bana göre gelinen en üst noktadır. Daha yukarıya çıkacağını zannetmiyorum. Bu haliyle bile bir iktidar partisinin kapatılması gibi bir süreci doğuran gelişmeler yaşandı. Daha ötesi Türkiye'de kan gövdeyi götürebilecek, çok büyük siyasi cinayetlerin işlenebileceği bir süreci tetikleyebilir. O nedenle, bu iş burada noktalanacaktır.

Yani bir başka bahara kalacak hesaplaşma?

Bunların iki temel hedefi var. Birisi AB müzakere sürecini kesintiye uğratmak, diğeri de AK Parti'yi iktidardan uzaklaştırmak. Bu iki hedefe ulaşıncaya kadar devam edecekler. Eğer AK Parti kapatılırsa, Recep Tayyip Erdoğan'a siyaset yasağı gelirse, AB reformları askıya alınırsa, bu süreç kesintiye uğrarsa ben eminim ki toplum üzerindeki baskıları azalır. Bir başka baharda tehlike ortaya çıkana kadar kendilerini rölantiye alırlar.

Peki Ergenekon'un AK Parti içindeki ayaklarını tespit edebildin mi?

Benim zihnimde çok önemli bir iki isim var. Ama bunları belgelendirebilecek bir durumda değilim. Eğer olursa her ne pahasına olursa olsun bunları da yazmayı düşünüyorum. Kuşkusuz bu kadar büyük bir siyasi partinin içine el atmamaları düşünülemez.

Yapılacak anayasa değişikliğinde grupta fire olabilir mi?

AK Parti'nin kapatılmasını önleyecek bir formülü hayata geçirmeye çalışırsanız, bu çerçevede bir anayasa değişikliği yaparsanız darbe olur havası yayılıyor. Devlet Bahçeli parti yöneticileri ile yaptığı özel bir toplantıda bunu çok açık olarak ifade ediyor. Benzer bir yaklaşımın CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın parti yöneticileri ile yaptığı görüşmede de ifade edildiğini duyduk. Bana da, bak Şamil bu işlerle uğraşma. Yakında darbe olacak, diyenler oldu. Ben bu yayılan darbe korkusundan çok sayıda AK Parti milletvekilinin etkilendiğini bizatihi gözlemledim. Eğer bu korku onların davranışlarını etkilerse ve Sayın Başbakan kendi grubuna güçlü bir moral motivasyonu desteği sağlayamazsa, 330'u bulmakta çok zorlanabilirler.

Ama herhalde bu kişileri Ergenekon'la bağdaştırmayacaksın?

Hayır Ergenekon ile hiçbir bağlantısı olmayan ama sadece kendi ikbalini düşünen kimseler. Korkuyu yayanlar evet Ergenekon ve uzantıları. Ama bundan etkilenip tavır değişikliği içine girenleri, Ergenekon'a bağlantılı göstermek haksızlık olur.

Özden Örnek'in günlüklerinin gerçek olduğunun belgelendiği söylendi. Ama resmî bir açıklama yapılmadı. Ve kimse bu raporları görmedi. Biz neye dayanarak buna inanıyoruz? Niye rapor açıklanmıyor?

Ne bileyim, belki fincancı katırlarını ürkütmek istemiyorlardır. Bu konuda somut, işte budur denebilecek bir belge yok. Ama benim eski bir yazımda dile getirdiğim bir şeyi tekrarlamak istiyorum. Bu günlükleri ilk olarak ben yazdım. Daha sonra Nokta dergisi yazdı. Yazdığım gün, biz bunları Özden Paşa'yla konuştuk. Ben o konuşmadan bu günlüklerin Özden Paşa'ya ait olma ihtimalini çok yüksek gördüm. Çünkü Özden Paşa, 'Yıllardır hep not tuttum. Ama benim notlarım bugün şununla görüşeceğim, bununla görüşeceğim gibi bir ajanda şeklindeydi. Ama emekli olduktan sonra birilerinin eline geçer, canımı yakar düşüncesiyle, daha üniformamı çıkarmadan iki gün önce üzerini yazdırarak bunların hepsini bilgisayarımdan sildim.' dedi. Ben de bunun üzerine dedim ki, tamam böyle söylüyorsunuz da ben buradaki iddiaları araştırdım. Ve o toplantıların, o görüşmelerin büyük ölçüde doğru olduğunu tespit ettim. Peki, bu kadar hiç kimsenin bilmediği toplantıların yan yana getirilmesi, kurgulanması mümkün mü?' Özden Paşa dedi ki 'Benim notlarım bilgisayardan çalınarak ve aktüel konularla derlenerek yayınlanmış olabilir.' Kuvvet komutanlığı yapmış birinin makamından bu kadar özel bilgileri kim nasıl çalabilir?

İnternete bir kez girdiyse o bilgisayardan, bu notları çalmanın teknolojik olarak çok kolay olduğunu söylüyorlar.

Bunu bilmiyorum.

Şu anda ne yapıyor Özden Örnek?

Hiç bilmiyorum.

Şener Uygur ne yapıyor şu anda?

O yine birtakım sosyal faaliyetlerde bulunuyor.

Aytaç Yalman ne yapıyor?

Aytaç Yalman fazla gözükmüyor. Şener Eruygur ile Hurşit Tolon epey dolaşıyor. Bu son dönemde yaşananları görünce biraz da gazetecilik tecrübemle şöyle bir kanaate vardım. Emekli paşaların bir kısmında ciddi olarak topluma intibak sorunu yaşanıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, intibak sorunu yaşayan emekli paşalara bir rehabilitasyon merkezi açması iyi olur diye düşünüyorum. Yoksa bu tür darbe işleriyle uğraşıyorlar. Ve Türkiye'ye zararları oluyor. Bu zararların minimize edilmesi için böyle bir merkeze ihtiyaç var.

Yaşar Büyükanıt'ın görev süresinin uzatılacağını ve İlker Başbuğ'un emekli olacağını söyleyenler var. Sence ne olacak ağustosta?

Bence Yaşar Büyükanıt'ın görev süresi kesinlikle uzatılmayacak. Böyle bir niyet olsa bile Yaşar Paşa'nın bunu kabul edeceğini düşünmüyorum. Bu tür söylentiler, Yaşar Paşa'yı yıpratmaya yönelik psikolojik harekâtın bir parçası. Buna kamuoyunun inanmaması gerekir. İlker Başbuğ'un genelkurmay başkanı olma ihtimalini çok yüksek görüyorum. Sürpriz olabilir mi? Her şûra sürprizlere gebedir. Sonuçta kimin genelkurmay başkanı olacağına siyasi otorite karar verecektir. O açıdan her türlü sürprizlere açık olmak gerekir. Askerî şûrayı etkilemek için siyasi gerginlikler şûra tarihi yaklaştıkça biraz daha arttırılabilir. Bazı paşaların koruma sayısının arttırıldığı yönünde bazı bilgiler ulaşıyor. Çok kritik bir süreçten geçiyoruz.

Nuriye Akman-zaman

« Önceki ::