• Bağlantılarım

“Sana neyi infak edeceklerini sorarlar...”

16/10/2008 · Kategori: islami makaleler

'Sana neyi infak edeceklerini sorarlar...'

“Sana neyi infak edeceklerini sorarlar...” (1)

Günümüzde hidayete eren birisi için “Bir görsen baştan aşağı değişmiş; sakal bırakmış, cübbe ve sarık giymiş, saçının telini göstermiyor, kadınların elini sıkmıyor, haremlik selamlık uyguluyor” vs. dendiğini çok duymuş ve görmüşsünüzdür.

Demek “hiyadet coşkusu” böyle yaşanıyor.

Vatandaş müzikle uğraşıyorsa muziği, sinemayla uğraşıyorsa sinemayı, tiyatroyla uğraşıyorsa tiyatroyu ve dahi her ne şeyle uğraşıyorsa onu bırakıyor. Bunların hepsini “cahiliye dönemim” diyerek kestirip atıyor. İçki, zina, kumar vs.’yi anlarım da bunları niye bırakırlar hala anlayabilmiş değilim. Öteden beri bu işte bir terslik var diye düşünmüşümdür…

Hatta okulunu bırakıp bir mollanın önünde emsile bina maksut, avamil (Arapça) öğrenmeyi hayatının gayesi haline getirenler bile oluyor. Onca eğitimini bir çırpıda sıfırlayıp, bir medrese mollasının önünde hayata yeniden başlayanlar oluyor. Tabi “Bizim oğlan bina okur döner döner bir daha okur” hesabı bunun da bir türlü sonu gelmiyor. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite yıllarında aldığı eğitimi aşağılamaya başlıyor. Halbuki bu yıllar çok önemli… Aksi halde örneğin “kompozisyon”, “anlatım sanatları”, “alıntı”, “parağraf” vs. nedir bilmeyen bir adamın, bırakın Kur’an’ı, okuduğu herhangi bir metni bile anlaması zordur. O mollaların çoğu bunları bilmez. Döner döner nasara yensuru okurlar. Bunu da bir şey zannederler…

İşin bu tarafına fazla girmeden asıl meseleden gidelim. Zaten bu dini dünyanın sorunları neresinden tutsanız elinizde kalır ya, neyse…

Acaba diyorum neden?

Hidayet coşkusunu neden onlarda buluyorlar?

Oysa açın “hayatu’s-sahabe” kitaplarını okuyun. Orada onlarca sahabenin hidayete eriş hikayesini okuyacaksanız. Oralarda genellikle manzara şudur: “Hidayete erdi malını dağıttı… Hidayete erdi artık bir daha asla yalnız yemek yemedi… Kapı kapı dolaşıp bütün borçlarını ödedi, helallik diledi… Ömrünün sonuna kadar elinden ve dilinden kimsenin zarar gördüğü görülmedi…”

Aradaki farkı fark ediyor musunuz?

Şahsen şu ana kadar onca hidayete eren zengin gördüm fakat hidayet coşkusunu “malını dağıtmada” gören bir tek “muhtedi zengin” görmedim.

Nasıl oluyor?

Bunlar sahabenin girdiği dine girmiyorlar mı?

Sahabenin okuduğu Kur’an’ı okumuyorlar mı?

Yoksa din aynı da din anlayışı mı farklı?

***

Besbelli ki din anlayışı farklı.

İslam, sahabenin ilk önce “eşyaya, varlığa, mala, mülke” bakışını değiştiriyordu. “Lehu’l-mülk” (Mülk Allah’ındır) anlayışına ulaşıyor, kendini mülk karşısında emanetçi olarak görüyor, “Bu benim” demekten haya etmeye başlıyordu. Üzerinde fazla mal ve mülk bulundurmayı “yük” hatta “ateş” olarak görmeye başlıyordu. Bundan bir an önce kurtulması gerektiğini düşünüyor ve ilk iş olarak malını mülkünü dağıtıyordu.

İslam, sahabenin ilk önce “insana” bakışını değiştiriyordu. Tüm insanları erkek olsun kadın olsun kendi hemcinsleri olarak görüyor, aradaki tüm statü farklılıkları gözünde küçülüyordu. “Üstünlük takva iledir” anlayışını benimsiyor ve mala ve mülke dayalı üstünlük kasıntılarından kurtuluyordu. Zihninde altın, gümüş, dinar ve dirhem “değer” olmaktan çıkıyordu. İnsana başka bir pencereden bakmaya başlıyordu.

İlk ve en önce eşyaya, varlığa ve insana yaklaşımı, perspektifi ve felsefesi değişiyordu. Bu farklı bakış derhal amellerine yansıyor ve başka bir insan ortaya çıkıyordu.

Oysa mevcut din anlayışı yüzünden, zamane hidayete ermelerinde, muhtedinin varlığa, insana ve eşyaya bakışında esastan bir değişiklik olmuyor. Şeklen kimlik ve ritüel değiştiriyor. Bir kamptan öbür kampa, bir mahalleden öbür mahalleye geçiyor. Varlığa ve insana özellikle de eşyaya; altına, gümüşe, toprağa, servete, mala, mülke, dinara, dirheme, dolara, euroya, paraya bakışı aynı…

Sahabenin nasıl olup ta öyle olduğunu anlamak istiyorsak, önce Kur’an’ın onları nereden alıp nereye getirdiğine bakmamız lazım.

Bakın, Kur’an 23 yıllık süreç içinde varlığa, eşyaya, mala ve mülke bakışı nasıl değiştirmiş. Nüzul sırasına göre izini sürelim…

***

İlk olarak Mekke’ye hükmeden tefeci bezirganlara zenginlik, mal ve mülk noktasında sarsıcı eleştiriler yöneltildiğini görüyoruz. İlk inen surelerin hepsinde de bu var…

Ebu Cehil’e (karakterine) : “Küstahça azgınlık ediyor. Kendisini dev aynasında görüyor. Zira Rabbinedir dönüş…Kulunu içtenlikle yönelirken engellemeye kalkıyor. Onu alnından tutup sürükleyeceğiz, o ar damarı çatlamış alnından… O zaman çağırsın meclisini, biz de çağıracağız zebanileri…” (Alak; 96/6-19).

Umeyye bin Halef’e (karakterine) : “Çokça yemin eden aşağılık adi, küçük gören, dedikoducu, iyiliği engelleyen, günahkar, zorba, kaba saba asalak…Zenginliğine zenginlik katmış da ne olmuş? (Kalem; 68/10-14).

Velid bin Muğire’ye (karakterine): “Bana bırak doğarken yapayalnız olan o adamı… Zenginliğine zenginlik kattığım, etrafında dolanıp duran oğullarıyla önüne alabildiğine geniş imkânlar serdiğim o adamı… Hala gözü doymuyor; verdiğimden daha fazlasını istiyor….” (Müddesir; 74/11-14).

Kabe Çetesi’ne (rolüne/misyonuna): “Nimet azgını o inkarcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver. Biz de onlar için hazırlanmış kelepçeler ve ateş var. Boğaza düğümlenecek bir yiyecek var.” (Müzzemmil; 73/11-13)

Ebu Leheb’e (rolüne/misyonuna): “Kahrolsun Ebu Lehep iktidarı; kahrolsun!

Zenginlik ve iktidar onu kurtaramayacak!

O kıpkızıl bir ateşe atılacak!

Çenesi düşük karısı da yanında olacak!

Gerdanında fitillisinden bir de ip olacak!” (Leheb; 111;1-5)

(Karakter/rol/misyon notu koymamın sebebi bunların benzerinin bugünde devam ettiğini, ayetlerin yönünün yaşayan karakter, rol ve misyonlara yönelik olduğunu ihsas ettirmek içindir.)

Alak, Kalem, Müddesir, Müzzemmil ve Leheb gibi ilk inen bu beş surede görüldüğü gibi, hareket, “Kâbe çetesine” ve Mekke’de kurdukları düzene (yedâ) karşı “öfke patlamasıyla” ve “kahrolsun, yıkılsın, kurusun” haykırışlarıyla başlıyor.

Çünkü bunlar Kabe’nin etrafında oligarşi (yeda) oluşturmuşlar, Allah, Kabe ve din istismarı yaparak şehri sömürüyorlardı. Kabe’ye gelen hediyeleri iç ediyorlar, onunla kervanlar kuruyorlar, zenginliklerine zenginlik katıyorlardı. Muhtaç Mekkelilere faizle borç veriyorlar, borçlarını ödeyemeyenlerin erkeklerini köleleştiriyorlar, kadınlarını da açtıkları lüks genelevlerinde çalıştırıyorlardı. Mekkeliler de büyüyünce bunların eline düşmesin diye daha doğar doğmaz kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyordu.

Kur’an işe işte buradan başladı. Peygamberimiz yalın kılıç meydana atılarak bu kokuşmuş, iğrenç düzene meydana okudu. Bu ses Mekke’de büyük yankı uyandırdı. Kabilesizler, korumasızlar, kimsesizler, köleler, kadınlar, zayıflar, düşmüşler, özellikle ezilenler bu sesin etrafında hızla toplanmaya başladı.

Bir taraftan da aynı sure içinde Peygamberimize şöyle dendiğini görüyoruz: “Pisliğe (ahlaksızlığa, hırsızlığa, yolsuzluğa, istismara, kokuşmuşluğa) bulaşma! Servet yığma hayallerine kapılma! Daima Rabbinle birlikte ol ve güçlüklere göğüs ger...” (Müddessir; 74/5-7).

Keza Kur’an’ın iniş sırasına göre ilk anlattığı kıssa ne biliyor musunuz? Bahçe sahipleri kıssası… Hani yoksula vermeyelim diye erkenden bahçelerine/bağlarına ürünü toplamak için giden ve fakat geldiklerinde bahçelerinin afetle yerle bir olduğunu gören iki kişinin kıssası (Kalem; 68/17-32)… Peki yine iniş sırasına göre ikinci kıssa ne biliyor musunuz? Salih’in devesi kıssası…Hani herkese (kamuya) ait olmayı ifade eden “Allah’ın devesine” (Nagatallah) dokunmamayı, bunları talan etmemeyi, bunlar üzerinden mal ve servet yığmamayı ifade eden Salih’in devesi kıssası (Şems; 91/11-15)…

Kıssa anlatımında bile ilk bu konuya öncelik verilmiş…

Neden?

Çünkü Kur’an ilk olarak muhataplarının eşyaya, mala, mülke bakışını değiştirmek istiyor!

Çünkü Kur’an Rablik, ilahlık, tanrılık meselesini bunlarla ilişkili görüyor. Bu açıdan Kur’an’ın “Allah” dediği şey sırf teolojik, zihni, soyut, felsefi bir fenomen değildir. Tamamen “praxis” yani pratik, eyleme, amele, hayata, sokağa dönük yüzü vardır. Mü’min insanda hayatın akışı içinde varoluş, oluş, arayış, tavır alış, duruş, cephe açış olarak ifadesini bulur. Bu nedenle içinde tarihin, insanın, hayatın ve tabiatın sesi gelmeyen Allah ve din söylemlerinin içi boş ve koftur.

Çünkü Kur’an Rabbin, tabiatın, yerin, göğün, suyun, toprağın, buralardan rızık çıkaranın, doyuranın, besleyenin, bütün mülkün sahibinin Allah olduğunu ısrarla hatırlatıyor. Kimi insanların kalkıp da bunlardan istif ederek öteki insanlar üzerinde rızık verici konuma gelmelerini, bundan kendilerine pay çıkararak adeta “Rezzâkcık” pozlarına bürünmelerini şiddetle reddediyor. Firavun ne diyordu? “En büyük Rabbiniz benim!” Yani rızık veren, maaş veren, topraklarımda, sulama kanallarımda, her yana yayılmış mülkümde (ülkemde) sizi çalıştıran, doyuran, besleyen benim… İlginçtir nüzul sırasına göre tarihten ilk örnek verilen kişi de yine Firavun (Müddessir; 74/15-16)… Bu noktada “Rabbimiz Allah” demenin ne demeye geldiğini düşünün artık …

***

Yine ilk inen surelerden dördü; Allah (Kabe) namına toplanan yardımları iç edip insanlara vermemek demek olan Maun, şehir demek olan Beled, zenginlik yarışı, biriktirme, çoğaltma demek olan Tekâsür, tanyeri demek olan Fecr sureleridir. Bu surelere “bu açıdan” baktığınızda da adeta çarpılır ve sarsılırsınız.

Maun suresinde “dinin afyon yüzü” deşifre edilir. Gerçek din ile sahte din, gerçek dindarlıkla sahte dindarlık arasındaki farkın ne olduğu açıklanır. Esas ölçünün yine mala mülke bakışta toplandığını görürüz. Buna göre dinin afyon yüzü, birkaç şekli ritüel ile insanları aldatır. Hacılara su vermek, Kabe’nin örtüsünü değiştirmek, namaz (salat) kılmak gibi gösterişlerle halkın malını ve mülkünü alır fakat yetimi, yoksulu gözetmez. Bunları yoksullar ve kimsesizler için değil; kendini zengin etmek için kullanır. İşte bu dinin afyon yüzü olup Ebu Cehil’in veya Yeda Ebu Leheb’in dinidir. Bunların yaptığı, dini yalanlamak yani din ile aldatmak, gösteriş, riya ve sahtekarlıktır. (Maun; 107/1-7) Oysa gerçek hayat dini olan İslam, işte böylesi halkı afyonlayan tapınak dinlerini deşifre etmek için gelmiştir. Onun için söylemi din formundadır. Gerçekte ise o dinlerden bir din hatta öteki dinlere dendiği anlamda bir din değildir…

Beled suresi, insanlara sarp yokuşa çıkmak gibi zor gelen şeylerin ne olduğunu açıklar. Bunların ne olduğuna baktığımızda yine mal ve mülkün ölçü olarak konduğunu görürüz:

“İnsan kendisine hiç kimse güç yetiremez mi sanıyor?

“Sadece harcadıklarım yedi sülâleme yeter” diye böbürleniyor.

Kimsenin kendini görmediğini mi sanıyor?

Biz insana iki göz vermedik mi?

Bir dili ve iki dudağı yok mu onun?

Ona yürüyeceği iki yol gösterdik.

Fakat o zor olana yanaşmadı.

Bilir misin, nedir zor olan?

Bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak…

Zor zamanda vermek…

Öksüzün başını okşamak…

Düşmüşün elinden tutmak…

İman etmek, göçlüklere göğüs gerip acıları paylaşmak; sevgi ve merhamet yumağı olmak.” (Beled; 90/5-17)…

Tekâsür suresi ise zenginlik yarışı, biriktirme, mal ve mülk hırsının hayatı nasıl bir cehenneme çevireceğini hatırlatır ve çağları aşıp gelen evrensel mesajlar verir. Sanki bugünkü “küresel krizi” haber veriyor sanırsınız. Şifreciler biraz da bunlara kafa yorsalar çok iyi ederler. Dinleyin:

“Bir zenginlik yarışıdır oyalanıp duruyorsunuz.

Mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş…

Fakat hayır! Yakında bileceksiniz.

Fazla uzak değil; çok yakında bileceksiniz.

Evet, daha derinden bakabilseydiniz,

Ateşe yuvarlanmakta olduğunuzu görürdünüz.

Kendi gözlerinizle onu apaçık göreceksiniz.” (Tekâsür; 1-7)

Yani: 1- Uhrevî açıdan: “Bu aç gözlülüğün, zenginlik yarışının, mal mülk hırsının, sizi ateşe (cahîm) yuvarlamakta olduğunu bizzat içine girerek “ahirette” göreceksiniz…” 2- Dünyevî açıdan: “Bu aç gözlülüğün, zenginlik yarışının, mal mülk hırsının, hayatı çekilmez hale getiren bir ihtiras yarışına, çalma, çırpma, alıp satma dışında hiçbir insani değerin kalmadığı vahşi bir pazara dönüştürdüğünü, kendi ellerinizle yarattığınız bir kaosun, krizin ve ateş çemberinin (cahîm) içine yuvarlanmakta olduğunuzu bizzat yaşayarak “dünyada” göreceksiniz...”

Öyle ya seyirlik değeriniz yoksa, “piyasa” da fiyatınız yoksa, “para” dışında hiçbir geçer akçe kalmamışsa, insanlara zengin olup olmadıklarına göre bakılıyorsa, yegane ölçü bu olmuşsa, bilin ki, eski çağların verimlilik, başarı, altın ve gümüş (sahte) tanrısı “Mammon” geri gelmiş, dünyaya o hakim olmuş demektir. Kapitalizm dediğiniz bundan başka bir şey midir!

Mammon’dan başta tanrı, paradan başka değer yoktur” diyorsanız kelime-i şehadet getirip bu dine girmişsiniz demektir. Artık her işe onun adıyla başlarsınız. Her şeye “Kaç lira, fiyatı ne?” diye sorarsınız. “Bunun fiyatı yok, bu para ile ölçülmez” derseniz Mammon’u inkar ediyorsunuz demektir. İşte Kur’an önce bunun yapılmasını istiyor. Çünkü satılık meta olmaktan ancak böyle kurtulursunuz. “İnsanlık erdemine” ancak böyle ulaşabilirsiniz. Zira insan diye “satılık olmayana” denir, öyle değil mi?

Fecr suresinde ise eşyaya, mala, mülke bakışı değiştirme yönünde şu uyarıları görürüz:

“İnsanoğlu Rabbi onu ne zaman imtihan edip de kendisine cömertçe verse “Rabbim bana cömertçe verdi ” der.

Fakat ne zaman da sınayıp rızkını daraltsa “Rabbim bana ihanet etti” der.

Hayır! Bilakis asıl siz öksüze vermiyorsunuz.

Birbirinizi yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz.

Her şeye açgözlülükle saldırıyorsunuz.

Mala mülke gözünüz doymuyor; yığdıkça da seviyorsunuz…” (Fecr; 89/15-20)

Yani: “Şu insanoğlu ne kadar garip? Nimet içinde yüzerken “Allah’ın eli geniş, veriyor işte..” diyerek Allah’ı emrine amade bir hazine sanır. Sıkıntıya girince de “Nerede bu Allah? Bu nasıl ilâhî adalet?” diye şikayetlenmeye başlar… iki durumun da zorluklardan geçerek kendini kanıtlama (imtihan) olduğunu anlamaz. İlk durumda şükredip bu nimeti başkalarıyla paylaşmak yerine, Rabbim beni tercih etti diyerek kendini ayrıcalıklı zanneder. Diğer durumda ise sıkıntıyı ve zorluğu ilahi adaletsizliğin kanıtı olarak görür…

Mekke dönemi ayetlerinin ruhunu yansıtan bu tür örnekler çoktur.

Görüldüğü gibi bu tür ayetlerle Mekke dönemi boyunca mal ve mülk konusunda esaslı bir bilinç aşılanıyor, bakış açısı veriliyor, perspektif oluşturuluyor. Hemen her Mekkî surede buna benzer eşyaya, mala ve mülke bakışı değiştirici, bilinç aşılayıcı ayetler var.Tek tek inceledim. Fazla uzamasın, bu örnekler sanırım yeter…

Öte yandan ilk Mekkî surelerden itibaren giderek artan bir vurguyla Mu’minlere vererek arınma (tezkiye/zekat) çağrıları yapılır. Bir taraftan mal ve mülk yığanlar eleştirilir, diğer yandan yeni kurulacak toplumun fertleri olacak olan Mu’minlere sürekli arınma çağrısı yapılır. Yani “Eleştirdiklerinize dönüşmeyin. Siz biriktirmeyeceksiniz, yığmayacaksınız, vererek arınacaksınız. Sizin farkınız budur…” denmek istenir.

Böylece Medine’ye gelinir…(1)

------------------------------------------------

haber10.com              recep i.eliaçık

 

Allah ile aldatanın önde gideni

8/8/2008 · Kategori: islami makaleler

Salih TUNA

Diyelim ki, bir Ku'ran Kursu'nda meydana gelen patlama faciaya mı neden olmuş, Allah ile aldatanın önde gideni, bu hali fırsat bilir:

"Kur'an kursları ana dilde ibadete karşı çıkan ve dili kutsallaştıran zihniyetin Arap harflerini ezberletmek suretiyle Arapçılık yaptığı yerlerdir…"

Üç aşağı beş yukarı bunlardır söylediği.

Allah ile aldatanın önde gideni, bina ile binadaki faaliyet arasında kurduğu kaçak illiyet bağını, "Kaçak Kur'an Kursu" diyerek gizlemek ister ama Kur'an Kursu'ndaki patlamayla, müfredat arasında "kaçak" bir bağlantı kurmaya çalıştığını gizleyemez.

Bu "kaçakçılıkta" belki bilinçli değildir; lakin bilinçaltı nedense hep böyle çalışır.

Demem o ki; Kur'an Kursu binasının patlama sonucu çökmesini betonarmeyle, mukavemet hesaplarıyla, üçkağıtçı müteahhidin malzemeden çalma huyuyla veya kimi Kur'an Kursu derneklerinin özensizliğiyle açıklamak yerine, Kur'an Kursu'nun müfredat veya faaliyet alanına vurgu yapar.

Allah ile aldatanın çağdaş bir yobaz olarak portresi, ham yobaz kaba softaya müthiş benzer.

Ham yobaz kaba softa, mesela bir depremde, "Hak Teâlâ Hazretleri'nin şu hikmetine bakın…" yollu ifadelerle, randevuevi veya pavyon gibi yerlerin yıkılmasını imanının alametlerinden sayar.

Cami, köprü, kervansaray gibi yerler yıkılınca da ne diyeceğini şaşırır.

Çünkü Allah'ın her şeyi bir hesap üzre halketmesindeki hikmet üzerinde hiç düşünmez.

Düşünmeyi, akletmeyi dilinden düşürmeyen çağdaş yobaz da, Kur'an yerine farzımuhal inkılap tarihi okutulsaydı gaz sızıntısı patlamayacakmış gibi, "Bakın, bakın: Arapçılık vazedilen Kur'an Kurslarının akıbetini görün!…" demeye getirir.

Hulasa, ham yobaz ile çağdaş yobaz birbirinin tersyüz edilmiş hali gibidir.

Diyelim ki, başörtülü öğrenciler üniversite kapılarından mı dışarı ediliyor, Allah ile aldatanın önde gideni hiç vakit kaybetmez: İslam'da başörtüsünün olmadığına aklınca Kur'an'dan delil getirerek, "ikna odalarına" destek verir.

Başörtüsüyle son sınıfına kadar geldiği üniversitesinden nevzuhur bir uygulamayla atılan öğrenciye yapılan haksızlığa tek söz söylemeden, başörtüsünün Kur'an'da yeri olup olmadığı mevzuuna dalar.

Diyelim ki, İmam Hatip'ler mi kapatılıyor, Allah ile aldatanın önde gideni anında harekete geçer ve bu okulların faydasızlığı, dahası zararı üzerine diller döker.

Diyelim ki, resmi ideolojinin ulus devlet adına "dil duyarlığı" mı arkalanacak, Allah ile aldatanın önde gideni en öne geçerek, ana dilde ibadete karşı çıkanlara demediğini bırakmaz.

İşin garip tarafı, bütün bunları Allah ile aldatmaya karşı durmak adına yapar.

Bir kez olsun din ve vicdan hürriyetine karşı uygulamalara sesini çıkardığı görülmemiştir.

Bilakis, sesini çıkaranların sesini boğmak için ayetleri "tevil" etmeye çalışır.

Allah ile aldatanın önde gideninin, Kur'an'ın anlaşılmasına ilişkin söylemleri, 70'li yılların ortalarında filizlenen, 80'li yılların ortalarına değin duvar diplerinde, kahvehanelerde, yayınevlerinde yoğun şekilde tartışılan bildik söylemlerdir.

Gelgelelim, vaktiyle bu mevzuları hararetle tartışan gençler resmi ideolojilerle hesaplaşmayı, ceberut devlete karşı çıkmayı, velhasıl-ı kelam, "egemenlere" isyan etmeyi hedefliyordu; Allah ile aldatanın önde gideni ise (sonuç itibariyle) "egemenlere" destek olmaktan öte bir iş yapmıyor.

O gençler böylelerine "Bel'am" diyor; ceberut şirk düzenini de "Firavun", "Karun" ve "Bel'am" üçlemesiyle açıklıyorlardı.

İhsan Eliaçık, "Haber10" adlı sitede, "Allah ile aldatanın önde gideni" başlığı altında kaleme aldığı makalede A'raf Suresi, 7/175-176'ncı ayetlerde anlatılan "Bel'am" karakterini şöyle tefsir ediyor:

"1- Ayetleri çok iyi bildiği halde ilmiyle amel etmeyen 2- Şeytana uyarak azan 3- Güç ve iktidar (dünya) hırsı gözünü kör etmiş 4- Heva ve hevesine kapılmış 5- Köpek tıynetli her "din alimi"dir…"

yeni şafak-haber10.com

kuran ile barışıkmıyız?

5/5/2008 · Kategori: islami makaleler

Kuran'ı hayatımıza geçirme konusunda ne kadar başarılı olup olmadığımızı sorgulayan bir yazı.

İnsanlığın ateşten bir çukurun kenarında ol­duğu bir sırada, onu karanlıklardan aydınlığa çı
karmak için gönderilmiş bir "Hidayet rehbe­ri"dir Kur'an. Hz. Muhammed peygamberlikle görevlendirildiği sırada genelde dünya, özelde Arap toplumunun içinde bulunduğu durumu hepimiz yakından biliyoruz.

İşte Kur'an, tam böylesi bir ortamda indirilmeye başladı. O'nun mesajını ve bu mesajda öncelediği şeylerin de bir müslüman olarak hepimiz farkındayız. Öncelikle itaat ve ibadetin yalnızca Allah'a yapılması gerçeğini yoğun bir şekilde ele almıştık. Şirk ve onunla il­gili her ne varsa yoğun ve etkili bir üslupla müca­dele edilmiştir. Bunun yanında İslam'ın ahlaki, toplumsal ve insani ilkeleri çok çeşitli, etkili ve güçlü bir üslupla, ısrarla işlenmiştir.

Davetin üs­lubu daha çok sevdirme, beğendirme, teşvik etme, örnek verme, vaad etme ve tartışmaya da­yanmaktadır. Bu aşamada yasama ve yasallaştırma üslubu yoktur. Daha ziyade peygamberin ahlak ve fazileti örnek olarak ya da çeşitli yollarla vurgulanmaktadır.

Bugün gelinen ya da içinde bulunduğumuz noktaya bu açıdan bakıldığında bazı önemli yanılgı ve sapmalar bulunduğu gözlenmektedir. Kur'an'ın iniş sırasına dikkatlice bakıldığında görülecektir ki, ibadet ve kulluğun yalnızca Allah'a has kılınması gerçeği ikaz edildikten hemen sonra ahlaka ilişkin mesajlar gelmekte ve yoğunluk ka­zanmaktadır. (Burada iman-ahlak ayrımı yaptığı­mız düşünülmesin.)

Hz. Peygamber gerek risalet öncesi gerek risalet sonrası ahlaki bakımdan hep övülen bir insandı. O'nun en azılı düşmanları dahi O'na "EMİN" sıfatını layık görüyorlardı. Mücade­lelerinin en şiddetli olduğu zamanlarda dahi en değerli şeylerini emanet edebiliyorlardı. İşte bu ince noktayı yakalayabilirsek o zaman Kur'an'ın öngördüğü insan olabiliriz. Oysa bugün O'nun yolundan gittiğini söyleyenler olarak bu gerçek­ten hayli uzağız. (2)

Allah daha ilk inen ayetlerde Peygambere;"... Sen büyük bir ahlak üzeresin..." diyordu. Bu büyük ahlak kavramı; bireysel, top­lumsal, ailevi ve insani değerlerle ilgili her çeşit tavır, hareket, iş, davranış, alışkanlık, görünüş ve karakteri kapsamına alır. Bunların hepsinde bü­yüklük, olgunluk ve farklılık niteliklerini ortaya koyar.

Öte yandan bir Buhari hadisinde Rasul'e ilk vahyin inişi sonrasında içinde bulunduğu psikolojik durum dolayısıyla eşi Hatice'nin (r); "Allah'a yemin ederim O seni asla unutmayacaktır. Sen akrabalarına yardım eder, mağdurları gö­zetir, fakirlere arka çıkar, musibet anında görevi­ni yerine getirirsin..." dediği aktarılmak suretiyle O'nun bu özelliği belirtilmekte ve hakkı teslim edilmektedir.

Böyle olduğu içindir ki O yeryüzü­nün en büyük inkılabını gerçekleştirebilmiştir. Ama bugün bizler bu türlü niteliklerden oldukça uzaklardayız. Evet geçirdiğimiz süreç itibariyle atalarımızın dinini bıraktık. Kur'an'ın dinimizin esas ve tek kaynağı olduğu gerçeğinin farkına vardık. Hatta bunu dilimize sakız bile yapmalıyız yer yer. Yani Kur'an ile tanıştık. Ancak ne var ki onunla henüz barışamadık.

Peygamberin örnek ahlakı, insanlara adaletli davranması, mü'minlere karşı şefkatli olması... Kur'an'da belirtilen özelliklerindendir. Yine Kur'an ilk inen ayetlerde bazı temel ahlaki ilkelerin üzerinde bu kadar erken ve önemle durmaktadır. (...Yalanlayanlara itaat etme... Şunların hiç birine itaat etme: Yemin edip duran, aşağılık, söz götürüp getiren, hayra engel olan, saldırgan, günahkar, kaba, sonrada kötülük­le damgalı...(3) gibi).

Çünkü bir bina yapılırken onun kirişlerine, binayı taşıyacak ebat ve sağlamlıkta demirler konulmalı ve yeterince çimento kullanılmalıdır ki o bina sağlam olsun ve uzun süre ayakta durabilsin. Aksi takdirde kısa sürede yıkılacak ve kendisinden beklenilen yaran sağlayamayacaktır. İşte bunun gibi İslam toplumu bina edilirken o toplumu oluşturacak sağlam insan malzemesine ihtiyaç vardır. Bu sağlam malzeme de; insanların sadece Allah'a ibadet ve itaat etme­leri, üstün ahlaki meziyetlere sahip olmaları ile gerçekleşebilir.

Bizler bugün büyük bir vurdumduymazlık ve sorumsuzluk örneği sergilemekteyiz. Bir kere insanımız emin olmaktan uzaktır. Söz vermekte ancak sözünde durmamaktadır. Vaktinde sözünü ve görevini yerine getirmemektedir. Hiç bir şeyi görev olarak üstlenmeme ya da dert edinmeme eğilimi büyük bir açmaz olarak karşımızda dur­maktadır.

Kendini müstağni görme alışkanlığı ya­yılmaktadır. Öğrenci olanlarımızı ele alalım. Öğrencinin, öğrenciliğin gereklerini yerine getirmesi gerekmektedir. Toplum ya da ailesi ona o okulu bitirme görevini vermiş ya da kişi kendisi o göre­vi üstlenmiştir. Bu görevi gereği gibi yerine geti­remeyen bir gence hangi gözle bakılacaktır. O gencin taşımaya çalıştığı İslami mesaj nasıl karşı­lanacaktır. Sabahlara kadar sigara dumanı ve çay eşliğinde yürütülen muhabbetlerin sonucu sabah namazı da uykuda geçmektedir. Yataktan ancak öğleye doğru kalkılmaktadır. Halbuki dersler ge­nelde öğleye kadardır. Öğleden sonraları ise ser­besttir. Okula gidip ders dinlemekten ve okulda başlayacak olan dostluklardan yoksun bir gencin İslami Haraket adına söyleyecek ne sözü olabi­lir... Ya da bu türden kişilere kim güvenir...

Yine kendisine verilen şu yada bu görevi, işi ve mesle­ği hakkı ile yerine getiremeyen, yaşadığımız top­lumun iş hayatına ilişkin tüm kirliliğini üzerinde taşıyan insanımız İslam adına ne kadar güven ve­rici olabilir. Öğrenciliğin gereğini yerine getirme­yerek, zaten zor geçinen aileye ekonomik yük olunmaktadır. Okul ya hiç bilmemekte, ya da geç bitmektedir. İşhayatı malum olduğu için yine ai­leye yük olunmaktadır. Askerlik, işbulma gibi so­runlar evliliği de geciktirmekte ve insanımız dü­zenli bir hayati tutturamamaktadırlar. Bu nedenle de her alanda bir plansızlık ve boşvermişlik hakim olmaktadır. Daha öğrenilen bir iki ayet ile çevreye, ana-babaya karşı düşman kesilinmekte ve ipler koparılmaktadır.

Yani "VASIFSIZ EYLEM ADAMLIĞI" na soyunulmaktadır. Hal­buki peygamberimiz tam tersini yapmıştır. Ken­disini üzüntüye sokacak kadar çabalamıştır ki; yakınları da müslüman olsunlar. Hatta bu konu­daki ısrarı üzerine ikaz da edilmiştir.

Allah'ın dininin bugünkü hale, atalar dini ha­line, Kur'an'ın da ayin kitabı haline gelmiş olduğu gerçeğini kavrayan bizlerin durumu bu olmamalı­dır. Tebliğin ilk anından itibaren peygambere karşı koyan, ona her türlü kötülüğü reva gören, her sıfatı yakıştırmayı düşünen müşrikler, O'nu yalancılıkla itham edememişlerdir. O halde dahi emin olarak bakmışlardır. Bugün müslümanların da bu türlü meziyetlere sahip olması gerekmekte­dir. Herkes bize güvenebilmelidir. Tuttuğumuz her işin hakkını verebilmeliyiz ki insanlar işte bunlar "o insanlar" diyebilsinler. Söylediklerimiz havada kalmasın.

Akidemize bugün itiraz etseler dahi bir gün gelip yine bize güvenebileceklerine dair güven telkin etmeliyiz. Bunun da yolu tanış­tığımız Kur'an ile barışmaktan geçmektedir. Nasıl ki Peygamberin ahlakı Kur'an ahlakı idi, O canlı bir Kur'an idi, biz de o şekilde Kur'an'ın yansımasını kendimizde bulabilmeliyiz. Boyumuzdan büyük laflar etmenin, kendimize büyük büyük hedefler çizmenin bizi kurtaracak yada makbul gös­terecek yanı yoktur.

Ama ne yazıkki insanımız İslam ile tanışır tanışmaz hemen devletten dem vurmakta, İslami yönetim havaları okumaktadır. Halbuki örnek ve önderimiz olan Hz. Peygamber, öncelikle o toplumu sırtlayacak, vahyi bütünüyle göğüsleyecek örnek insan yetiştirmekle uğraştı. Kur'an O'ndan bunu istemişti. En büyük silahı da sabırdı. Bugün insanımızın atladığı, kişiyi olgunlaştıran, her konuda sağlıklı düşünce ve tavır ser­gilemesine yardımcı olacak ilk ve en önemli şey ahlaki değerlerdir.

Ancak ne yazıkki bu değerle­rin büyük bir bölümü insanımız tarafından küçümsenmektedir. Çünkü onlara göre yapacak daha büyük işler vardır. Halbuki yukarıda da de­ğinildiği gibi Kur'an baştan sona ahlaki ilkelerle doludur. İslam toplumunun kurulması, yaşatılma­sı ve sağlam temeller üzerinde ayakta kalabilme­si, hep nitelikli, ahlaki ilkelerle donanmış insanı­mızla olacaktır.

Aksi halde tarihin çöplüğünü dolduran ve her dilimizde yaşanan çözülme yat­makta olduğu pusuda hemen kalkıp silahını ateş­leyecektir. Gün onun günüdür. Buna rağmen gün­demi yakalamak yine de bizim elimizdedir.

Fakat bunun için kendimize büyük hedefler çizmeden, haddimizi bilerek yola çıkmalıyız. Ahlaki değer­leri hiçe sayıp büyük (!) hedeflerle uğraşmak ancak bireysel tatmin vasıtası olabilir ki onun da ömrü kısadır.

Kişi belli bir süre sonra tatmin ol­mamaya başlamaktadır. İşte o noktada çözülme­nin başlaması kaçınılmazdır. Akabinde ise yaşa­dığımız gibi inanmak gelir ki toplumumuzda birçoklarının içinde bulunduğu durum budur. Şirk ve küfürle mücadele edecek tevhid erlerinin en önemli silahı Kur'an ahlakı ile ahlaklanmaktır. Çünkü Peygamber ve dostlarının başardığı o büyük sınavı başarmanın başkaca yolu yoktur.

Eğer biz bu basit ama temel ilkeleri kavramadan büyük(!) hedeflerle uğraşırsak Allah'ın vaadi biz­den uzak olacaktır. Ama tanıştığımız Kur'an ile barışırsak, Kur'an'ın tanımladığı insan olabilirsek bu vad yakındır. Dolayısıyla mesaimizin bir bölü­münü de bu alana yönelmemiz yerinde bir uğraş olacaktır. Yaşamakta olduğumuz bohem hayatı bir kenara itelim.(4)

Allah'ın huzurunda hesaba çe­kileceğimizin bilincinde olalım. Ancak bunlar sa­dece lafta kalmasın. Verdiğimiz sözleri tutalım. İnanıyorum ki arkası gelecektir.

Toplumsal değişimin yolu bireysel değişim­den geçmektedir. Tek tek fertler değişmeden top­lumun değişmesi, düzelmesi söz konusu olamaz. Allah'ın sünneti budur. O nedenle de; "Bir kavim nefislerinde olanı değiştirmedikçe ben onların halini değiştirmem." buyurmaktadır.

Kur'an neye niçin inandığını ve neyi niçin yaptı­ğını çok iyi bilen, sorumluluklarının bilincinde olan, içi dışına, özü sözüne uygun, hayatı bilerek yaşayan insan tipini gerçekleştirmek için gelmiş­tir. Buna aday olan müslümanın, Kur'an merkezli düşünce ve yaşam biçimine ulaşmanın Müslüman olmanın getirdiği bir zorunluluk olduğunu unut­maması gerekmektedir.

Kur'an'ın öngördüğü insan, insanlığını bir toplum içinde gerçekleştire­cektir. Çünkü o yaratılışı gereği sosyal bir varlık­tır. Türlumdan uzaklaşıldığı zaman, insanı insan yapan değerler anlamını yitirmekte, ayrıca haya­tın güzelliği ve zenginliği kaybolmaktadır. Tüm bu nedenlerle bir an önce, tanışmış olduğumuz Kur'an ile barışmalıyız. Onun emrettiği ahlaki ilke ve düsturları ile donanmalıyız. Yoksa Kur'an'ın insanı olamayacağımız için, arzu edilen İslam toplumu da hoş bir dilekten öteye geçeme­yecektir.

Dipnotlar

1. Kalem Sureli 68/4

2. Kur'an'a Göre Hz. Muhammed'in Hayatı, İzzet Derveze Cilt II sh. 54, Yöneliş Yay.

3. Kalem Suresi 68/7-13

4. Bohem: Gününü gün eden, yarınını düşünmeyen

5. Rad Suresi 13/11

Quelle: İktibas Dergisi, Salih Kaya, Sayı: 167, Kasım 1992

« Önceki ::