• Bağlantılarım

Başörtüsü aforizmaları

15/6/2008 · Kategori: SIYASI YAZILAR


İster “türban” deyin, ister “başörtüsü”

İster “yemeni” deyin, ister “yaşmak”…

İster “Türban ayrı başörtüsü ayrı” deyin, ister “Bu ikisi aynı şey”…

İster “Kur’an’da başörtüsü yok” deyin, ister “Başörtüsü Allah’ın emri”…

Bütün bu iddia ve savunmaların artık bir anlamı kalmadı.

Çünkü…

“Bu dünyanın direği yok, merhameti yüreği yok, klavuzun gereği yok,

yolun sonu görünüyor…”

***

Saçını, tek teli görünmemecesine sıkı sıkıya örtüp, altından kot pantolonla (hatta göbeği görünerek) dolaşan türbanlı kızları görünce şaşırmayın.

Keza “Laiklik elden gidiyor siz tutturmuş asfalt istiyorsunuz!” diyen belediye başkanlarına hayret etmeyin.

Çünkü…

Türban “türban” olmaktan…

Başörtüsü “başörtüsü” olmaktan…

Laiklik “laiklik” olmaktan çıktı artık.

Artık bunlar ne sosyal, ne siyasal, ne tarihi, ne de dini kavramlar değil.

Bunların hepsi artık birer “psikoloji” kavramı…

Pisikologları ve pisikiyastristleri ilgilendiriyor.

Bu nedenle de bunların ne olduğuna dair sağlıklı hiç bir tartışma yapılamaz; boştur, saçmadır, abestir…

Böylesi süreçlerden sonra normalleşme epey zaman alabilir. Toplumsal psikolojinin tedavi edilmesi uzasa da sonunda olup bitenler “Neydi o günler” diye hayretler içinde kalınarak ve yaptıklarına inanılamayarak anlatılır hale gelinir. Ama bu arada epeyce de kurban verilir. Bir kuşak, iki kuşak hatta üç kuşak…

Tarihe bakın hep öyle oldu, bu da öyle olacak.

***

Evlendiğimde eşim başörtüsü mağduruydu. Mezun olduğu okuldan diplomasını zar zor almıştı. Geçen yirmi yıl boyunca yazdığım yazılar ve konuşmalar nedeniyle mahkemelerde çok hesaplar verdim. 28 şubatta 30’u aşkın davada ciltler dolusu savunmalar yaptım.

Çocuklarımız böylesi bir aile ortamında büyüdü.

Şu an iki kızım üniversite kapısında ve yine aynı dert…

Onlar anne ve babalarını hep “yaşam ve haysiyet” kavgası içinde görerek büyüdüler.

Kimbilir ruhlarında ne fırtınalar esti.

Bunun için “başörtüsü” onlar için de anormal bir şey haline geldi. Kimi kadınların veya ailelerin haysiyet simgesi olduğunu düşünerek büyüdüler hep.

Aynı şeyi bütün evlilik ve aile hayatını başıaçık olabilmek için geçiren, devrimden sonra bundan başka bir şey görmeyen, çocukları onları hep böyle görerek büyüyen, örneğin bizimle aynı yıllarda evlenmiş bir İranlı aile için de düşünmekteyim. Bu konuda Türkiye ve İran’daki uygulamanın her ikisini de eleştirdiğimi yazılarımı takip edenler çok iyi bilirler…

***

Fakat yeni kuşakta başka bir şey var.

Kızımla konuştuğumda şaşırıyorum.

Artık onlar (yani ikinci kuşak, hatta üçüncü) gerekçe üretmeye ve kendilerini savunup durmaya iltifat etmiyorlar.

“Haysiyet”in ne demek olduğunu bilfiil görmüşler.

Örneğin kızım birisi niçin başını örttüğünü “buyurgan bir edayla” sorduğunda öfkeyle dikiliyor; “Sana ne?, Sana neee?”

“Türban siyasi simgedir” falan diye gına gelmiş lafları duyduğunda “Senin ki (başının açık olması) ne peki?” diye tersten cevaplar veriyor.

“Senin örtülü olman beni tehdit ediyor” ezberini duyunca “Senin açık olman beni ne ediyor? diyerek hiç de alttan almıyor.

Sanki dağdan aç kurtlar iniyormuş gibi “Türban ilkokula indi” veya sanki bir pislik veya mikrop yayılıyormuş gibi “Devlet dairelerine de girecek, hatta meclise de inecek, her yere yayılacak” diyen birisine “Sen yayılmışsın zaten babam” diye efelik cevaplar veriyor.

***

Buradaki pisikoloji şu: Sen kimsin? Sana ne? Bana nasıl üstten bakarsın?

Pisikolojik bir kavram haline geldi dediğim böyle bir şey.

Burası önemli.

Gel gör ki “buyurgan baylar ve bayanlar” bunu bir türlü anlamıyor.

Eskiden kırk dereden su getirilir; Allah’ın emridir, kimliktir, insan hakkıdır şudur budur diye savunmalar yapılırdı. Kendileri savunma ve gerekçe üretme, karşıdakiler ise sorgulama ve hesap verme makamında görülürdü.

Yeni kuşak bunu reddediyor. “Sana ne, sen kimsin?” diye isyan ediyor.

Burası önemli.

Çünkü önce “hesap soruculuk” reddedilmeli.

Zihnen “yetkisizlik ve görevsizlik” atfedilmeli.

Kendini aşağılarda görmemeli.

“Kana kan intikam!” peşinde koşulmamalı.

“Sen neysen ben de oyum. Senin olduğun her yerde (okulda, devlet dairesinde, mecliste, orduda her yerde) olurum ve olacağım!” denmeli.

“Fakat” demeli ve eklemeli; “Senin bana reva gördüğünü ben sana asla yapmayacağım, aramızdaki fark sadece bu!”

Yani sana yapılanı, eline fırsat geçtiğinde aynıyla sen ona yapmayacaksın. Yaparsan o gün, orada bittin demektir.

Çünkü kanı kan değil su temizler.

İşte bu “vicdanın” önünde kimse duramaz.

“Adalet” eninde sonunda galip gelir.

Yeter ki vicdandan ve adaletten ayrılmayın.

İkinci kuşakta, olmadı üçüncü kuşakta…

Yazın bir kenara...

----------------------------------------------------------------

HABER10.COM      Recep İ.Eliaçık

“Darbeye karşı bir ses çıkar”

15/6/2008 · Kategori: SIYASI YAZILAR


Esrarengiz görüşmeler bunlar... Türban Davası'nın Anayasa Mahkemesi'ne gitmesinden hemen sonra ve AK Parti'nin kapatma davasında hemen önce; yani böylesine kritik günlerden birinde Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ'la, karargahta bir görüşme gerçekleştiriyor.

İddiaya göre, görüşme sınırötesi operasyon nedeniyle yapılan bir kutlama ziyaretiymiş. Ama nedense Paksüt böylesi masum bir ziyareti önce inkar ediyor. Hürriyet'ten Enis Berberoğlu kendisine iki kere ve ısrarla sordukları halde Paksüt'ün görüşmeyi inkar ettiğini yazıyor.

Yine nedense Paksüt'ün karargaha geldiği sırada komutanlık katı boşaltılıyor ve kameralar kapatılıyor. Paksüt yaptığı basın toplantısında kameraların kapalı olmadığını söylüyor. O zaman da insanın aklına şu soru geliyor:

Peki siz kapalı mı açık mı olduğunu nereden biliyorsunuz? Karargaha giderken "Kameralar kapalı mı?" diye mi sordunuz? Esrarengiz işler bunlar...

Türkiye geçen yıl Nisan ayından bu yana alacakaranlık bir dönemden geçiyor. Tüm ışıkları kapatıp ülkeyi zifiri karanlığa boğmak isteyenlerle alacakaranlıktan aydınlığa çıkmak için uğraşanlar arasında dişe diş bir mücadele, neredeyse göğüs göğüse bir çarpışma sürüyor. Bu mücadelenin sonucu Türkiye'nin kaderini belirleyecek. Ya alacakaranlıktan kopkoyu bir karanlığa gömülecek bu ülke ya da aydınlığa çıkacak. Üstelik bu kez kalıcı bir aydınlık olacak bu...

Bu hayati hesaplaşmanın sonucu belirleyecek olan temel güç sizlersiniz. Her şey sizlerin ağırlığınızı koymanıza bağlı. Yunan halkının, İspanyol halkının yaptığını yapamazsak, tepkimizi meydanlarda yüksek sesle ortaya koyamazsak, 27 Mayıs'tan beri hep yaptığımız gibi susup beklersek yakında göz gözü görmez olacak. Aşağıda Genç Siviller'in yaptığı son çağrıyı okuyacaksınız. Hepinizi bu çağrıya kulak vermeye çağırıyorum. Bir yürüyüşle bir şey olmaz demeyin. Bu yürüyüşü 50 yıldır süren ataletten silkinmenin işaret fişeği haline getirmek sizin elinizde.

İşte o çağrı: "Darbeye Karşı Bir Ses Çıkar 21 Haziran 2008 Cumartesi Günü, yılın en uzun, en aydınlık en beyaz günü. İşte o gün 50 yıldır cesaret edemediğimiz, hep geç kaldığımız bir şeyi yapmak için toplanacağız. Demokrasiden, adaletten, özgürlükten yana ve darbeye karşı bir ses çıkartmak için.

O sesi 27 Mayıs 1960'da çıkaramadık. Bir başbakan gözlerimizin önünde asıldı. 27 Mayıs'a sessiz kalışımızın bedelini 12 Mart 1971'de hayatlarının en güzel çağındaki gençler ödedi. Yine sessizliğe gömüldük. Ve o sessizliğin de bir bedeli vardı. 12 Eylül 1980'de yüz binlerce genç o bedeli ödedi, biz yine sessizce izlerken. Tarih tekerrür etti. 12 Eylül 1980'nin sessizliğine doğan kızlar 28 Şubat 1997'de üniversite kapılarından başörtüleri yüzünden geri çevrildi, kaçınılmaz bedeli bu kez onlar ödedi. Sessizdik. Sessizliğimiz cesaret verdi. 27 Nisan gecesinin sessizliğini bir e-muhtıra bozdu.

Karanlıklar içinde sessizce Susurluklar, Şemdinliler oldu, Ergenekonlar kuruldu, Savcılar linç edildi. Sessizliğimizden cesaret alanlar hukukun arkasına saklanıp siyaseti tehdit ettiler. Şimdi yılın en uzun ve en güzel günü şehrin orta yerinde sessizlik yeminlerimizi demokrasiden, vicdandan, adaletten yana derinlerden gelen bir uğultu sesiyle bozuyoruz. Kepenkleri indiriyoruz, televizyonu kapatıyoruz, yemeğin altını söndürüyoruz, işimizden izin alıyoruz birlikte İstiklal Caddesi boyunca bir akşamüstü yürüyüşüne çıkıyoruz. Tek renk, tek slogan, tek pankartla.

Beyazlar içinde. Bir daha karanlıklar üzerimize çökmesin diye,

Biliyoruz çok geç kaldık ama daha da geç kalmayalım diye,

Kırıp dökmeden, kimseyi üzmeden olan bitenden rahatsız olduğumuz bilinsin diye,

Yıllardır süren sessizliğimizin bedelini bir daha çocuklarımız ödemesin diye,

Biliyoruz çok geç kaldık ama daha da geç kalmayalım diye,

Bu kez iş işten geçmesin, ağır çekim darbe amacına ulaşmasın diye,

Demokrasiden, siyasetten, özgürlükten, yeni bir sivil anayasadan yana; yargı darbesine, darbe tehditlerine karşı vakur bir ses çıkarmak için, ilk sivil bir uyarıyı vermek için,

21 Haziran 2008 günü yılın en uzun, an aydınlık, en güzel, en berrak günü bir akşamüstü, saat 17'de şehrin orta yerinden, Tünel'den Taksim'e doğru sessizlikten bir ses olup yürüyoruz. Gelir misin?"

BUGÜN
-------------------------------
gülay göktürk

türkiye'de radikal laik tehdit var

15/6/2008 · Kategori: SOYLESI

15 Haziran 2008 10:51
Siyasal bilgiler üzerine Skypte ödülünü kazanmış Juan J. Linz ile ortak kitabı olan "Demokratik Geçiş ve Birleşim Sorunları" yazarı Prof. Dr. Stepan, dünya genelinde özellikle "Twin Toleration" (Çifte Tolerans) kavramı ile tanınıyor

Türkiye radikal laiklerin tehdidi altında

Siyasal bilgiler üzerine Skypte ödülünü kazanmış Juan J. Linz ile ortak kitabı olan "Demokratik Geçiş ve Birleşim Sorunları" yazarı Prof. Dr. Stepan, dünya genelinde özellikle "Twin Toleration" (Çifte Tolerans) kavramı ile tanınıyor.

Türkiye üzerine yazdığı makalesi ile dikkatleri üzerine çeken Prof. Dr. Alfred Stepan, demokrasi kavramı üzerine bir ömür harcamış birisi. Siyasal bilgiler üzerine Skypte ödülünü kazanmış Juan J. Linz ile ortak kitabı olan "Problem of Democratic Transition and Consolidation" (Demokratik Geçiş ve Birleşim Sorunları) yazarı Stepan, dünya genelinde özellikle "Twin Toleration" (Çifte Tolerans) kavramı ile ün salmış bir bilim adamı.

Görev yaptığı Columbia'da "Director of the Center of Democracy, Toleration and Religion, and Co-Director of the Institute for Religion, Culture and Public Life" kısaca ifade edecek olursak Demokrasi Merkezi, Tolerans ve Din ile Din Enstitüsü bölüm başkanlığını yürüten ünlü hoca, Zaman'ın sorularını cevapladı.

Demokrasilerde bir siyasi partinin kapatılması için ne tür gerekçeler gerekir?

Siyasi partiler demokrasinin en önemli unsurlarından biri olduğu için kapatmak ya da kapatma davası açmak son derece zordur. Demokrasilerde siyasi bir partinin kapatılması için söz konusu partinin mensuplarına şiddete başvurması için bilfiil direktif vermesi gerekir. Yani kapatılması istenilen partinin ülke içindeki farklı gruplara karşı şiddet uygulaması, onların özgürlüklerini kısıtlaması veya can güvenliğini tehdit eder hale getirecek eylemlere bilfiil iştiraki gerekir. Ya da yine kapatılmak istenilen siyasi partinin organize bir şekilde demokrasinin işlevlerini ortadan kaldıracak faaliyette bulunması kapatma için gerekçe teşkil eder. Yalnız bu saydıklarımda eylem gerekmektedir, ancak o takdirde bir siyasi parti kapatılır. Şunun altını çizmeliyim ki, sanılarla, tahminlerle parti kapatma söz konusu olamaz.

Ben de bunu sormak istiyorum. AK Parti'nin gizli İslami ajandası olduğunu savunanlar var. Partinin kapatılması için hazırlanan iddianame de daha ziyade bu varsayım üzerine...

Bu davada ilginç olan, bir başka ifadeyle açık olmayan çok önemli bir ayrıntı var, o da delilsiz olması. AK Parti'nin gizli bir ajandası olduğunu gösteren hiçbir delil hazırlanan 162 sayfalık iddianamede yer almıyor. Biraz önce söylediğim toplumu şiddete yönlendiren bir eylemi yok ise demokrasilerde parti kapatma olamaz. İnsanların kafasına hep şunu empoze ediyorlar "AKP'nin gizli ajandası var, onlar göründüklerinden farklı" diye. Eğer gizli bir ajanda varsa bunu savunanlar bu ajandayı ortaya çıkarmakla mükelleftir.

Makalenizde de belirttiğiniz üzere gizli ajandaya sahip olmakla suçlanan AKP, Türkiye'de yaşayan Hıristiyan, Yahudi toplumlarına daha fazla demokratik ve insani haklar sağladı veya tanıdı. Yine AKP, AB'ye üyelik için en fazla reform yapan parti oldu.

'Dünyada ülkeler için nedir önemli olan: Demokrasi mi, insan hakları ya da laiklik mi?' diye soracak olursanız ben demokrasi derim. Çünkü demokrasi insan haklarını da laikliği de içine alan bir kavramdır. Demokrasi dünyada var olan diğer tüm yönetim sistemlerinden daha fazla hem bireysel hem de toplumsal inanç ve düşünce hürriyeti vermekte. Demokrasinin tanıdığı dinsel ya da dinî içerikli olmayan hakların genişliği başka yönetim sistemlerinde yok. Bu nedenle ben demokrasinin "birlikte tolerans"a ihtiyacı olduğunu savunurum. Demokrasi yine kişilerin kafalarında değil günlük ibadetlerinde de inandıklarını yaşama hürriyeti sağlar. Bir ülkede çoğunluğun inandığı bir dinin azınlık gruplarına baskısını da ancak demokrasi ile tolere etmek mümkün. Laiklik tek başına bunu sağlamaya muktedir değildir. Robert Dahl, Arend Lijphart ve Juan L. Linz ilk Skypte ödülünü kazanan kimselerdir. Daha anlaşılır bir ifadeyle bu Nobel siyasal bilgiler ödülü anlamına gelmekte. Bu üç insan da yazdıkları kitaplarında laikliğin bir yönetim sistemi olduğunu savunmamıştır. Yani laikliğin demokrasiyi içerdiği, laikliğin demokrasiden daha geniş bir kavram olduğunu söylememişlerdir. Demokrasi ancak laikliği içine alır ve orada gerçek anlamda değerini bulur.

Laiklik tek başına ideal bir yönetim tarzı olamaz mı?

Dünyada birçok dikta yönetim sekülerdi. Laik olmak demokratik olmak anlamına gelmez. Dünyanın birçok demokrasisi Türkiye'deki laik sistemle aynı değildir. Dünyanın birçok modern demokrasisinde birlikte tolerans ya da çoğulcu laiklik olduğunu görürüz. Şunu ifade edebilirim ki 20'nci yüzyıl ve hâlâ günümüzde de demokrasinin en iyi uygulandığı yer İskandinav ülkeleridir. Bu ülkeler en iyi sosyal düzeni, adaleti ve eşitlik ilkesini uygulamakta. Norveç, İsveç, Danimarka, Finlandiya gibi İskandinav ülkelerin her biri kilise kurulmasına yardım etmekte. İşin doğrusu devlet olarak halkın inancında bir rol alınabilir. Yalnız demokratik değerleri yok saymadan, aynı şekilde devlet laikliğin oturmasında, yerleşmesinde rol oynayabilir. Ancak, laikliği yerleştirmek adına otoriter bir anlayışla devlet düzenleme yapmaya kalkışırsa demokrasinin varlığı tartışılır hale gelir o ülkede. Bu ince dengeye dikkat etmeliyiz. İnsanlar şunu çok iyi bilmeli ve bu oldukça önemli bir konu. Türkiye'deki dini özgürlük Avrupa'da bulunan ülkelerden daha önemli; nedeni ise laiklik sisteminin hem Müslüman hem de demokrat bir ülkede yaşayabileceğini göstermesi adına.

Devlet dinî eğitim için maddi yardım edebilir mi? Bu, demokrasi ile çatışır mı?

İskandinav ülkelerinin hepsi dinî eğitim için okullara para veriyor. Yani demokrasi ile devletin dinî eğitime yardım etmesi çatışmaz. Devletin çocukların ve gençlerin dinî eğitim almasından rahatsız olmasını anlamak mümkün değil. Din kavramı ile düşman hale getirmek devleti hem zayıflatır hem de demokratik değerlerin yerleşmesinin önüne geçilmiş olunur.

Columbia Üniversitesi'nde başı kapalı bir kız öğrencinin eğitim almasında bir kısıtlama var mı?

Elbette Columbia'da böyle bir sorun yok. Nasıl olabilir, nasıl kabul edilebilir? İsteyen öğrenci yalnızca gözlerinin açık olacağı şekilde de okula girebilir. Bu durum sadece bazı hocaları rahatsız edebilir o da, kapanmasından değil o kimse ile rahat iletişim kuramamaktan olabilir. Türkiye'de yine sorunlu bir başka yaklaşım da çocukların henüz ergenlik dönemlerinde bazı yaptırımlarla karşılaşması. Bir çocuğun aile disiplinine en çok gereksinim duyduğu dönem 13 ile 16 yaşları arasıdır. Bu dönemde alacağı disiplin onun tüm hayatını etkileyecektir. Bu dönemde çocuklarınızın disiplini için ya da onları daha iyi yetiştirebilmek için dinî eğitiminin devlet tarafından engellenmesi bireysel hakların ihlalidir. Ailenin çocuk üzerinde disiplinini de olumsuz şekilde etkiler bu. Bunun dışında Türkiye'de 20'li yaşlarda genç kızlara başını açacaksın diye bir dayatmada bulunmanın bu insanların psikolojisini çok kötü yönde etkilediği bir gerçek. Kendi hayatına yön verecek yaşa gelmiş birisine 'sen öyle değil de böyle olacaksın' demek insan haklarını yok saymak anlamına gelir. Demokrasilerde kişilerin yerine devlet karar almaz. Özellikle de özel yaşamı ya da bireyin kendisini ilgilendiren yaşam stilini devlet belirleyemez. Tam aksine devlet bireylerin özel hayatlarını korumakla mükelleftir ve şiddete, başkasının özgürlüğüne sınırlama getirmeyen her türlü bireysel farklılığa saygı gösterir ve kollar. Bu, demokrasinin en güzel yönlerinden biridir. Devlet kendi halkı içinde ayrımcılık yapmaya kalkıştığı an bu, demokrasiyle çatışması anlamına gelir. Yani demokrasi böyle bir anlayışı kabul edemez. Demokratik değerleri benimsemiş bir devlet, toplum içinde ayrıcalıklı bir nüfusun oluşmasına müsaade etmez. Demokrasi tüm halka eşit şekilde sunulur.

Avrupa Birliği sözcüleri ve yetkilileri Türkiye'de demokrasiye zarar verebilecek girişimlere karşı net tavır aldı. Ancak ABD'nin kararsız bir tutum takındığı yönünde eleştiriler var. Siz ABD'nin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Avrupa Birliği'nin demokratik dönüşüm içinde olan Türkiye'ye verdiği destek harikulade ve doğru bir tutum. Anayasa Mahkemesi'nin bir partiyi kapatma gerekçesinin bu kadar basit nedenlerle olamayacağını AB'li yetkililer açıkça dile getirdi ve Birliğin bunu asla tasvip edemeyeceğini söylediler. Dışişleri Bakanı Rice ya da Başkan Bush'un demokrasiden yana açıkça tavır almaması yanlış bir tutum ve maalesef Amerika'nın nerede durduğunu göstermesi çok önemliydi. Türkiye'de askerler hem AB hem de ABD'nin nasıl bir duruş sergileyeceğine dikkatlice bakıyordur. Hatta askerlerin AB'den çok ABD'ye kulak verdiği kanısındayım. Anayasa Mahkemesi'ndeki kapatma davası karşısında Amerika'nın sessizliği ya da renk vermeyişi iddianameyi savunanlar tarafından ABD'nin kendi taraflarında yer aldığı şeklinde yorumlanır. Özellikle de Rice'ın yaptığı açıklama beni hayal kırıklığına uğrattı. Rice da siyasal bilgiler eğitimi almış birisi olarak laikliğin demokrasiden önce gelen bir kavram olmadığını, olamayacağını çok iyi bilir. Demokrasinin olmadığı yerde laikliğin tek başına demokratik değerler için yeteceği gibi bir yaklaşım çok yanlıştır. Bunun örneğini Mısır'da Nasır döneminde tüm dünya gördü. O dönemde insanların inancına dair her türlü dergâh, her türlü ibadet yerleri kapatıldı. Yani dinî özgürlük ortadan kaldırıldı. Ve bu ülke o zaman bütün bunları laikliğin gerekleri için yaptığını söyledi. Suriye'nin eski Başkanı Hafız Esad ya da Saddam Hüseyin de kendilerini laik olarak tarif ediyorlardı.

Kimilerinin öne sürdüğü gibi AK Parti kapatılırsa Türkiye daha modern, çağdaş ülke mi olur?

Böyle bir şey nasıl ifade edilir? Böyle bir modernizm nasıl olabilir? Demokrasiden ödün vererek, halkın iradesini yok sayarak bir modern anlayış olamaz. Modern demokrasilerin bugün çabaladığı, daha fazla halkın iradesinin meclise yansıması ve orada temsil edilmesidir. Halkın iradesinin yok sayılması modern demokrasi ya da modernite için ileri atılmış değil aksine geri atılmış bir adım olur. Fransa'nın ve Türkiye'nin laiklik anlayışında halkı şiddete götürebilecek unsurlar var. Bu iki ülke dışında modern demokrasi ile yönetilen hiçbir ülkede böyle bir ayrım, böyle bir laiklik anlayışı yok. Delil olmadan laiklik gerekçesi ile ancak Türkiye'de parti kapatma davası açılabilir. Yazdığım kitaplarımda özellikle bir konu üzerinde çok fazlasıyla durdum. O da sivil toplum örgütlerinin bir araya gelerek demokrasilerin sekteye uğramasına nasıl engel olabileceği ya da bunun için neler yapabileceği. Askerî vesayetin altında yapılan bir anayasanın demokratik olduğunu ifade etmek demokrasiye karşı işlenmiş bir suçtur. Seçme iradesinin kendisini bulmadığı bir anayasanın bugün demokrasi ile izahı yoktur.

Bugün Türkiye'de askerin siyasetle olan ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Atatürk'ün altı oku var ve bunlar Türkiye'nin kuruluşunun temel prensipleri. Bu altı ok, laiklik, devletçilik, halkçılık, miliyetçilik, devrimcilik ve cumhuriyetçilik. Kemalizm'de altı oktan ilki laiklik, ikincisi ise milliyetçiliktir. Fransa'da ise ilk ok Fransız milliyetçiliği ve ikinci olarak halkçılık gelir. İkisinde de demokrasi oku yoktur.

Ancak Türkiye yine de AB'ye üyelik sürecinde bazı değişimler yaşıyor...

Türkiye, 1982 Anayasası ile AB'ye üye olamayacağını bildiğinden bazı önemli değişiklikler yaptı, bunu da göz ardı etmemek gerek. Bunların başında Milli Güvenlik Kurulu'nda sivil inisiyatifin daha ağırlık kazanmış olması çok önemli bir gelişmeydi. Yine geçenlerde kaldırılan 301. madde de son derece önem arz ediyordu. Ancak bunlar yeterli mi derseniz AB'ye üyelik için size cevabım olumlu olmayacaktır. Türkiye'nin hâlâ 1982 Anayasası ile yönetildiği gerçeği unutulmamalı.

[RÖPORTAJ] Sezai Kalaycı

« Önceki :: Sonraki »